Bolu – Seviller Yaylası 10-11 Eylül 2022
Saat 05.30, henüz alacakaranlık ama gecenin karanlığı yerini güneşin göz alıcı aydınlığına bırakmak üzere… Uzaktan, soldaki ormanın üzerinden uzun ve derinden bir ‘gaaak’ sesi duyuldu önce. Sonra da alacakaranlığın içinden o sessizliği yumuşakça yırtan kanat sesleri. Eğer onlar sizin üzerinizden geçiyorlarsa o kanat seslerini duyarsınız. Ritmik bir ‘vufff vufff’ sesi… Kara kargalar geliyordu solumuzda kalan ormanın üzerinden bize doğru… Aceleleri yoktu, bir rutini tamamlarcasına geliyorlardı. Her kanat sesine bir ‘gaaak’ sesi eklenerek üzerimizden aheste aheste geçtiler ve sağımızda kalan ormana doğru kanat çırptılar. Evet, şaşırtıcı bir andı. Adeta ormanı kargalar uyandırıyordu. Ardından bir Kızılgerdan sesini duyduk ve hemen sonra bir başkasını… Alakarga, serçe, büyük baştankara derken orman gerinerek esnedi adeta ve bir bütün halinde uyandı. Bu anda her şeyi görmek ve her şeyi duymak istiyor insan. Kulak kabartınca olabildiğince duyuyor aslında ama insanın yetenekleri dahilinde gördüklerimiz ve duyduklarımız sınırlı. Yine de bu anda keşfedilen her detayla kendimizi biraz daha özel hissediyoruz. Mesela uzaktan duyulan seri ‘tak tak tak’ sesleri ile ağaçkakanı fark etmek ya da tellice mantarı arasına süzülerek giren kırkayağı ve taç yapraklarını dünyaya henüz açıyor olan papatyanın tazeliğini görmek büyülüyor.
Bu büyülü anı daha da canlı kılmak adına gözümüzü etraftan ayırmadan el yormadıyla kahve suyu koyduk ocağa. Bir yandan da V60, kahve ve diğer ekipmanları çıkardık. E nasıl olsa kargalar da kahvaltılarını etmişlerdi. 🙂 Suyun kaynamasını beklediğimiz bu anda sabahın serinliğini hissettiren bir esinti sardı etrafı. Ne kadar Eylül ayı da olsa, tedbiren yanımıza aldığımız polar ve yağmurluklara bu anda sıkıca sarıldık. Çıkan esinti ormanın kokusunu ciğerlerimize doldurmuştu. Ve işte gözleri kapatıp, gökyüzüne kafayı çevirip, derin nefes almalık bir an… Hayat dediğimiz bu işte! Huzurlu olduğumuz ve yaşamı iliklerimize kadar hissettiğimiz bu anların toplamı… Kalan süreçteki uğraşlarımız ve amaçlarımız ise, bu anları çoğaltma adına yapılıyor bana sorarsanız.
Orman korosuna fokurdayan suyun sesi katılınca, büyülü dünyayı gözlemlemekten sıyrıldık. V60 üzerine filtreyi ekledik, ölçüye göre kahve ekledik ve suyu yavaşça kahvenin üzerinde yuvarlak çize çize döktük. Tüm kahve taneleri ıslanınca bir müddet durmak gerekiyor. Bu esnada ıslanan kahve tanelerinin üzerinde baloncuklar oluşuyor, buna ise blooming yani çiçeklenme deniyor. Çoğu güzellemeler doğadan esinlenerek yapılıyor, e bu konuda haksız değil insanoğlu. 🙂
Tüten duman, kahve kokusu ve ilk yudum… Duyularımızın biraz daha açıldığını hissettik. Sırtı yaslayıp doğayı gözleme devam ettik. Tam o esnada güzelliğini görmemizi isteyen nazlı bir kelebek süzüldü önümüzden. Önümüzde sonsuzluk işareti çizerek uçtuktan sonra, solumuza doğru süzülmeye devam etti. Orada başkaca beyaz kelebekler de vardı. “Sonraki bahara kadar göreceğimiz son kelebekler olabilir.” dedi arkadaşım. Haklıydı. Doğanın belki de en nazlı ve edebiyata en çok konu olan hayvanlarından biriydi kelebekler… Havayı dahi incitmekten uçan hallerini göz önüne alınca bir kez daha hak veriyor insan, insanoğluna. 🙂
Günün ilerleyen saatlerinde çevre muhitlerden mantar toplamaya gelen aileleri gördük. Adeta balığa çıkmak gibi bir alışkanlık kimileri için… Biraz dikkatli baktığınızda etrafta pek çok mantar görüyorsunuz. Derken ormanın içinden bir amca çıkageldi elinde iki torba mantar ile… “Hah işte fırsat!” diye geçirdim içimden ve çok düşünmeden ‘selam’ verdim. Bizimki başta çok oralı olmadı, inceledi bizi ve selam verdi. Derken konuşmaya başladık. Bu yaylada oturuyormuş ve emekli öğretmenmiş. Topladığı mantarları anlattı bir çırpıda. Tüyoları söyledi, sayesinde zehirsiz olan akkayışkan ve tellice mantarlarını öğrendik. Israr etsek de oturmadı, yoluna devam etmekte ısrarlıydı. Su istedi, o eski adamlara özgü şekilde önce yere çömeldi, yudum yudum bitirdi bardaktaki suyu ve gitti.
Hevesliydik, yeni bir şeyler öğrenmiştik ve öğrendiklerimiz doğrultusunda mantar toplamaya çıktık. Alıcı gözle bakınca ne çok mantar ve tür olduğuna şaşırdık. Bolu’nun bereketli toprakları popülasyonunu sergilemekten asla kaçınmamış. Bazı mantarlar var ki, boz renkleriyle adeta ‘zehirliyim’ diye bağırıyordu. Ama bizim hedefimiz belliydi, dolayısıyla çok zorlanmadan topladık bir kucak dolusu mantarı.
Akşam yemeğine henüz keşfettiğimiz mantar türleri eklenmişti. Büyük bir hazla yemek yapımına giriştik. Bir yandan amcanın anlattıklarını uyguluyor, diğer taraftan ise internete bakmayı es geçmiyorduk. Telaşımız yoktu, keyif ala ala ve öğrene öğrene yaptık her şeyi. Gün yerini akşama bırakmaya yakın soframız hazırdı. Gökyüzünü, ağaçları ama en çok da kuşları seyrederek yemeğimizi yedik. Mantarlar enfesti! Yeni bilgiler öğrenmiş, yeni türler tanımış, keşfe çıkarak toplamış, üstüne tatmıştık. Her anı müthişti!
Geriye etrafı toplamak, daha sonra termos bardaklara çayı alıp, polarlara sarılarak akşamın keyfini çıkarmak kaldı. Hava epey soğuktu, dolayısıyla ateş kutusunda kontrollü ve küçük bir ateş yaktık. Ateşe bakmanın hipnotik bir etkisi var, tıpkı suya bakmak gibi… Biraz uğraşla kendini bulan ateş, insanı hipnotize ediyor. Korlaşan odunun içinde yanıp sönen ışığı, büyülü bir dansa tutuşan alevleri, etrafa yansıyan hareleriyle adeta içine çekiyor. Orman giderek sessizliğe bürünürken etrafta duyulan, odunların çıtırdama sesleri ve alevlerin arasından belli belirsiz çıkan tıslama sesi oluyor. Ve işte derin bir nefes alıp, kamp sandalyesine iyice yayılıp, yaşadığımı bir kez daha derinden hissettiğim bir andayım. Bu anda gözlerim gökyüzüne kaydı ve ortalığın iyiden iyiye kararmaya yüz tuttuğunu fark ettim. Güneş sağdaki tepelerin ardına çekilmiş, başkaca topraklarda günü doğurmak üzere… Gökyüzünü kontrol ettim, çünkü hava açıksa ışık kirliliğinin olmadığı bu yaylada yıldız şöleni başlar. Ruhumun çocuk yanı, kayan bir yıldıza dileyeceğim dilekleri düşler bu hayalle… Nefis! Gökyüzü tüm çıplaklığıyla tepede ve var olan bulutlar da dağılıyordu. Ancak atladığım bir şey vardı. O da kendini sağ tepelerin ardından yavaş yavaş belli etmeye başladı. Önce gecenin karanlığını katmerlenerek yaran, beyaz ve yarım daireler ortaya çıktı. Ardından göz alıcı beyazlığı ile kendini gösteren dolunay! Güneş giderken adeta dolunaya görevini devretmişti, ‘sen aydınlatırsın geceyi’ diyerek… Göz alıcı ışığı ile ormanın gölgesi yakınımıza düşüyor, sağlı sollu iki ormanın ortasında kalan bu açıklıkta dolunayın altındaydık. Tepemizde dolunayın ışığına karşın kendini gösterebilen yıldızlarla da gökyüzü gayet şenlikliydi.
Kuş sesleri ile başlayan gün, gecenin sessizliğiyle başkalaştı. Dolunayın aydınlığında orman, her zamankinden daha büyüleyiciydi. Ve işte sabahtan geceye bir kamp günlüğü böyleydi. Nice eksik kalan güzelliklere sahip ama fazla olan tek bir konu olmadan…

Yorum bırakın