24-25 Eylül 2022 Salin Yaylası, Işık Dağı Kızılcahamam
Uyku bana her zaman tatlı gelmiştir. Ancak o gün yolum doğaya çıkacaksa, büyük bir zevkle uyanırım. O gün de öyle oldu. Alarmdan önce kalkıp gülümseyerek pencereden dışarı baktım. Hava açıktı, güzel! Eşyalarım hazırdı, sadece yolda içmek için kahve yapmam gerekiyordu. Bir yandan güne hazırlanmak için kendimi çok yormadan esneme hareketleri yapıyor, diğer yandan da sabahın verdiği mahmurlukla alacağım birkaç eşyayı da zamana yaya yaya toparlıyordum. Çantayı vestiyere koyduğum an, kahve makinesinden kahvenin olduğuna dair sesi duydum. Sabahın 8’inde buluştuk. Eşyaları arabaya yerleştirdikten sonra yola koyulduk.
Şehirden henüz çıkmamıştık ama uzaklaştıkça ciğerlerime doldurduğum hava artıyordu, sakinleşiyordum. Ana dönüyordum. Ve işte ileride her zaman kampa giderken uğradığımız petrol ofisi göründü. Burada depo doldurulur; ekmek, su alınır. Ayrıca yolda atıştırmak üzere simit ve yanına ya dereotlu poğaça ya da patatesli börek alınır. Bu bir klasiktir, tartışılmaz, sorgulanmaz, sadece rutinin bir parçası olarak uygulanır. Eğer termos bardaklarda yeteri kadar kahve veya çay yoksa da ücretsiz olarak servis edilen çaydan da yolda içmek üzere içeçekler doldurulur. 🙂 Ve artık araba da biz de hazırızdır. Neydi o motto?! “Yol açık, yola çık!”
Gideceğimiz yeri bu kez hiç konuşmadığımızı fark ettik. 30 km kadar gittikten sonra bu kez yolda belirledik. Bu da ayrı bir keyif ve özgürlük hissi veriyor insana. Yol arkadaşınıza güveniyorsanız, “seninle her yere giderim” demenin bir yoludur bu mesela. Varış noktasının çok bir önemi yoktur aslında, çünkü bu an size aslolanın yolda olmak olduğunu da vurgular bir çırpıda.
Ve artık şehrin yüksek binaları geride kalmıştır. İrili ufaklı sanayi tesislerinin ve iş merkezlerinin önünden geçiyorduk. Varış noktamıza yaklaştıkça işten, şehir hayatından, kaygılardan yahut bize stres olacak konulardan konuşmayı azalttığımızı çok sonradan, dönüş yolunda şehre yaklaştığımız anda fark ettik.
Önce adeta Hollwood tarzında yazılan bir tepenin sırtındaki “Kızılcahamam” yazısını gördük. Ardından kıvrıla kıvrıla aşağı inen yoldan geçtik, ilerledik ve Çerkeş ayrımından devam ettik. Köy yollarından geçerek ilerlerken daralan yol, sıklaşan ağaçlar ve ağaçlar arasından göz kırpan geniş ova, manzarımızdı işte… Bu yolu çok seviyorum. Hele bir de bir ay sonra sonbahar iyice bastırınca burayı tekrar görmek gerek! Yeşilin, sarının, turuncunun, kahverenginin tüm tonları görülüyor ağaçlara bakıldığında…
Kıvrılan yolların kenarında duran gür ve gösterişli ağaçlar, açık gökyüzünden gelen ışıkla göz kamaştırıyor. Ardı sıra dizilmiş ağaçlar, yeşilin pek çok tonunu üstlerinde barındırıyorlar. Dolgun dalları adeta yeşilden bir bulutu anımsatıyor. Kat kat dizilen yeşil bulutlar, gün ışığının parlaklığı altında üstlerine atlama isteği uyandırıyor. Gökteki köpürmüş bulutların görünümüyle ise baktığınız kare, adeta filtreli görünüm sunuyor.
Biraz daha ilerledikten sonra sağımızda Kızılcahamam’daki Karagöl’ün ışıltısını fark ettik. Daha öncede buraya defalarca gelmiştik ve nistepen bilinmesi sebebiyle etrafı araç dolu olurdu. Şaşırtmadı, yine öyleydi. Oysa bize daha sakin bir yer gerek. Durmadık, uzaktan suya baktık ve ilerledik.
Giderek bozulan köy yolu sebebiyle ağır ağır gidiyorduk. Sorun değil, böyle anlarda aracı kullanan ben değilsem pencereden ormanın içine doğru bakıyorum. Belki o anda bir kuş, sincap ya da başkaca bir hayvan yakalarım diye… Ya da eşsiz bir manzarayı kucaklar gözlerim belki diye… Tamam tamam itiraf edeyim, maceraperest yanım bir yandan da biraz korktuğum yılan, ayı gibi hayvanlara da bakıyor bu anda. :)) Doğa sürprizleri sever, andaysanız, oradaysanız, görüyorsanız, duyuyorsanız, kokluyorsanız, hissediyorsanız keşfedebileceklerinize siz bile şaşarsanız. Haziran ayında gerçekleştirdiğimiz Doğu Akdeniz turunun son günlerinde, Arsuz’dan Çevlik sahiline gittiğimiz yolda kıyıya baktığım anda fark ettim mesela onu… Arabayı kullandığım için denize saniyelik bir bakıştı benimkisi… Ama tam bu anda bir yunusun zıpladığını gördüm. Eşsiz bir andı, ne diyebilirim ki başka?! 🙂
Biz konumuza geri dönelim. Karagölü geçtikten sonra devam ettik ve Salin Yaylası’na tepeden bakan Işık Dağı’nın düzlüklerinden birine doğru ilerledik. Tepeye giriş biraz zorlu, engebeli bir arazi olması sebebiyle dikkatle gitmek gerekiyor. Düzlüğün sonuna doğru ilerledik, uçurumun kıyısından karşımızdaki ovaya bakıyorduk.
Tepede kalan bulunduğumuz açıklık da uygun bir noktaya yerleştik. Şanslıydık henüz kimse yoktu burada. Tepenin en güzel yerine, karşımıza ova manzarasını alarak yerleştik. Tabii bu yerleşimi yaparken rüzgara karşı açımızı oluşturduk, yüksek ve çevresinin açık olması sebebiyle biraz rüzgarlı bir bölge olduğunu söyleyebilirim.
Şöyle bir etrafa baktık…
Yerleşim bölgesi: Tamam!
Barınma konusu: Tamam!
Mutfak kısmı: Tamam!
Oturulacak bölge: Tamam!
Tuvalet kurulumu: Tamam!
E kampın olmazsa olmazı kahvedir. Şayet yerleşim kabaca bittiyse ilk iş, kahveye sarılmak olur. Oluşturarak mı alıştık, alıştığımız için mi oluştu bilemem… Ama söylediğim bu düzende, konuşmadan, sakince hareket ederek kahveyi hazırladık ve huzurla içtik.
Birkaç yudum aldıktan sonra kahvenin cezbedici kokusu ve lezzetiyle tam manasıyla kendime gelmiştim. Enseyi sandalyeye dayayıp, gözlerimi kapattım. Güneşi iliklerine kadar hissetmek şahane bir şey yaa! Rüzgarın sakinlediği anlarda, ormanın seslerine kulak kabarttım. Sessiz ama derinden ormanla, ormandan gelen seslerin sahipleriyle merhabalaştım.
Derinden bir çan sesi geliyordu. Hadi canım! Bu o olabilir mi? Çok vakit geçmeden çan sesleri sıklaştı ve uzaktan silüeti belirdi. 3-4 hafta önce önce yine buraya geldiğimizde görmüştük onu. Çevik, sağlıklı, sevgi dolu, oyuncu ve boynunda çanı olan kahverengi bir av köpeğiydi. Göz göze geldiğimiz ilk an durdu, bir adım bekliyordu benden. Yere çömeldim ve kollarımı açtım. Bu anı çekmek isterdim ama gözlerimle zihnime kazıdım. Koşarak geldi ağzı kulaklarında… Sarılmamız görülmeye değerdi. Daha önce de kamp yaptığımız sürede bir müddet yanımızda durmuş sonra kaybolmuştu. Kimin köpeği, nereden geldi bilmiyorum. Ama yine aynı yerde karşılaştık. Yaylanın adını koydum ona, Salin… Geçenki gibi yine bir müddet durdu ve sonra gitti. Biliyorum bir daha karşılaşacağız Salin’le… 🙂
Çam ağaçlarının ortasında kalan bu açıklığın doğal bir oluşum mu yoksa insan faktörüyle mi kel kaldığını düşünmüştüm ilk zamanlar. Ama sonra yere kazık çakma esnasında zeminin kayalık olduğunu fark ettim. Doğal bir yerleşim alanı oluşturmuş doğa… Temiz havanın etkisiyle acıktığımızı hissedince yemek faslına geçtik. Saatler geçtikçe havanın serinliği hissediliyordu, dolayısıyla ateş yakmak kaçınılmazdı. Daha önce ateş yakanların külünün olduğu yere ateş kutusunu yerleştirdik. Kontrollü bir ateş yaktık ve ateşin kendini bulmasıyla birlikte yemek yapmaya başladık. Doğada ne yerseniz ayrı bir lezzetli oluyor. Biliyorum biliyorum… Bu cümle çok klişe… Ancak pek çok klişe gibi bu da doğru… Üzgünüm! Yaaa, aslında değilim. :))
Düşünüyorum da… Şehrin telaşesi sebebiyle pek çok şeyi yüzeysel yaşıyoruz. Bir arkadaşımızla sohbet etmek, film izlemek, bir işle meşgul olmak, öylece durmak, etrafa bakmak, anı yaşamak ve işte bir yemeği yemek de buna dahil… Yaptığımız her ne olursa olsun, hayat telaşesi bizi bulunduğumuz anda koyvermiyor. Ya geçmişin sancılarıyla boğuşuyoruz ya da bir sonraki adımı planlıyoruz. O an yaptığımız her ne ise yüzeysel yaşıyoruz. Oysa hayat dediğimiz bu geçirdiğimiz anlardan, günlerden oluşuyor.
Belli hayaller, hedefler koyuyoruz önümüze… Ve o anlar gelene kadar geçen günleri yeteri kadar iyi yaşamıyoruz. Yahut hayallere öyle bir kapılıyoruz ki, olmayınca var olan günün getirdiklerinin farkına varamıyoruz. Hakikaten yüzeysel geçtiğimiz bu günlerden oluşuyor hayatımız. Her gün bize müthiş güzellikler sunmayacaktır elbette… Ancak gelecek tam da düşlerimiz gibi mi olacak? Hedeflerimize ulaşacak mıyız? Ulaşınca keyif alacak mıyız? Yahut istemeye devam edecek miyiz?… Belli değil. Bir sonraki an, büyük belirsizliklerle dolu. Üstelik bu belirsizlikler sadece bizle de sınırlı değil. Ama şu an yani bulunduğumuz bu an, hayatımızın en net olanı… Bunları konuşurken yemek bitmişti, etrafı toplamıştık. Doğayla biraz daha kucaklaşmaya ihtiyacım olduğunu fark edince, yağmurluğumu alıp yürüyüşe çıkmıştım. Yürüdükçe zihnim açılıyordu. Derin derin nefes alarak bu kez kendimle sohbetime devam ettim. Konu konuyu açıyordu doğrusu… :))
Bu kadar işte hayat! Bu kadar! Bu ormanın ortasındayım, bu benim özgür tercihim ve kampımı yapıyorum. Şu an yürüyorum ve bu andayım. Biraz sonra olabilecekler konusunda bir fikrim yok, olmasına gerek de yok.
Yeteri kadar yürüdüğüme karar verdikten sonra sönmeye yüz tutmuş ateşin başına oturdum. Ateşe bakarken büyülenmemek elde değil. Hafif esen rüzgarın izin verdiği noktalarda ateşten vücuduma yayılan ısıyı hissediyorum ve dans eden harelere dalan gözlerimle yine olmak istediğim andayım. Karanlık birden bastırmıştı ve gökyüzündeki yıldız şöleni başlamıştı. Sönen ateşin etkisiyle soğuğu iyice hissettiğim anda karavana geçtim. Çok geçmeden sızmıştım… Ama ne uyumak! Kesintisiz bir uyku ile dinç bir şekilde uyandım. Daha önce de burada kamp yaptığımız için oldukça huzurlu uyumuştum.
Sabah kalktığımda güneş tepelerinden ardından kendini henüz göstermemişti. Etraf bembeyaz, kırağıydı… Yavaş yavaş karşımızdaki tepelerden güneş kendini göstermeye başladığında elimizde kahvelerimiz vardı. Güneşin dokunduğu yerlerde çözülen kırağılar gibi, doğada geçirdiğim her anda bilinmeyen bir yerlerim tamir oluyordu. Daha güçlü hissediyorum kendimi doğada. Evimdeyim…

Yorum bırakın