Yazıp yazıp siliyorum… Günlerdir uyuşmuş haldeyim, haldeyiz. Biliyorum söylenen her şeyi binlerce insan binlerce farklı yolla dile getirdi. Biliyorum, acının ne kadar hali varsa gördük, yaşadık… Biliyorum, ne kadar cümle kursam da yaşanılanı ve hissedileni tarif dahi edemeyecek… Ve biliyorum, o depremi anbean yaşayanlar ve bu acıları birebir yaşayanlar kadar da değil hissettiklerimiz… Sayısız cümle geçiyor aklımdan ancak pek çok şeyi bastırıyorum, boğazım yana yana yutkunuyorum. Tarifi mümkün olmayan bu durumu hissettiğimce, gördüğümce, yaşadığımca bana düşenlerle yazmak istedim. Unutmamak için, fark etmek için ve dersler çıkarmak için yazmak istedim… Sadece yazmak…
Ankara ayazının hakkını verdiği bir andı… Yolun karşısına geçip orada gözüme kestirdiğim taksiye doğru ilerliyordum. Üst geçitten geçerken birini fark ettim. Aslında kulakları uyuşturan bir soğukta hızlıca taksiye varma hedefindeydim. Ama durdum. Belli ki soğuktan buz kesmiş… Ellerinde karanfilleri, önünden geçenlere soğuktan kısılmış ve biraz da utanan bir sesle satmaya çalışıyordu.
Bu işin adamı olmadığı belli olan bir hal vardı üzerinde, kim bilir neler onu bu soğukta 20 liraya bir karanfil satmaya zorlamıştı. Bir tane almak istediğimi söyledim ve parayı uzattım. Soğuktan öyle kaskatı kesilmişti ki, cebinden para üstünü çıkarması bir hayli sürdü. Elindeki donmuş ve ölmeye yüz tutmuş karanfillerin hepsini satsa dahi birkaç yüz lira ancak edecek… Bir şeyler söylemek istedim ancak yutkunamadım dahi. Soğuktan nasibini alan donmuş karanfilimle ilerledim. Taksi kaçmıştı ama ziyanı yoktu, zihnim karışmış bir halde yürüyordum ilerideki taksiye…
Eve geçip yatağa uzanana kadar geçen süre karışık zihnimde… Düzen, ekonomik kriz, yaşam standartları ve nicesi dönüyordu aklımda… O karışıklıkla uyudum. Uyuduğumda karanlık bir sabaha uyanacağımdan habersizdim. Ve belki de o gece bilmeden aldığım o karanfil, giden nice canın anısınaydı…
Telefonum çalıyor. Alarm mı bu? Hayır olamaz, alarm için daha erken olduğunu hissediyorum. Gözlerimi tam açamadan telefonu el yormadıyla bulmaya çalıştım. Ekranda babamın adını görünce irkildim. Bu saatte iyi haber gelmez. Açana kadar kapandı telefon. Yutkunarak aramaya döndüm. İlk çalışta açtı. Ağlıyor, ‘gel, ablana ulaşamıyorum’ diyor. Deprem olduğunu, büyük bir deprem olduğunu ve yıkılan binaların olduğunu ilerleyen dakikalarda öğreniyorum. Sakinleştirmeye çalışıyorum babamı ve telefonu kapatıyorum. Ablamları arıyorum, yok, ulaşılmıyor. Bu esnada gelen mesajlara, son dakika haberlerine bakıyorum. Anlamaya çalışıyorum depremi ve sonuçlarını… Okuduğum her haberle daha çok geriliyorum.
Ulaşabileceğim insanlara yazıyorum. O bölgedekilere sormaya çalışıyorum, ‘ablama ulaşabilecekler olur mu’ diye… Ama anlıyorum ki herkes can derdinde… Ama biliyorum iyiler, hissediyorum. Onlar da bize ulaşmaya çalışıyor. Bir seslerini duysam rahatlayacağım. Ne haldeler bilmiyorum. Zihnim karanlık bir halde ofise doğru geçiyorum. Kendimce plan yapıyorum, durumu anlamak ve bir şekilde hareket geçebilmek için… Twitter’da bir bir yıkılan binaların bilgileri geliyor. Akışı yeniliyorum, yeniledikçe tarifsiz duygular içine giriyorum. Sayısız şeyler geçiyor zihnimde… Kahve konuyor önüme, fındık aromalı bir kahve… Zihnimde şimşekler çakıyor. Çünkü fındıklı kahve kokusunu alır almaz, kendimi ablamın evinde buluyorum. İlk onda içmiştim. Modern, hareketli ve huzurlu yuvasında izlerken sayısız güzel filmleri bu kahve eşlikçimiz olurdu. Nice güzel anılar, eğlenceli günler geçiyor zihnimden…
Daha sonra ablamların oturduğu binanın temelinin iyi atıldığını hatırlıyorum, ‘yok yıkılmaz’ diyorum. Ama yine de yaşadıkları binanın iyi olduğunu öğrenmek istiyorum, bir yandan da korkuyorum. Aklıma bir şey geliyor, bilgi alırım umuduyla onu deniyorum. Ama yok yok… Twitter akışında aynı binadan haber alamayan birinin tweetini görüyorum. ‘Ben de oradan haber bekliyorum’ yazıyorum. Garip bir his… (Aylar sonra gelen güncelleme… Öğrendik ki, o bilgi alamayan kişi de ablamın eşinin kız kardeşiymiş… Fake hesaplarla birbirimizle buluşmuşuz bilmeden…) Zaman nasıl geçti bilmiyorum ama öğleye doğru haberlerini alıyorum. Hayattalar… Ve kısa bir süre sonra ablamdan mesaj geliyor. “Sokaktayız… İyiyiz…” diye.
Rahatlıyorum. Ama öyle dolu dizgin bir rahatlama değil ki… Buruk, yarım, bir süreliğine gevşeme durumu… Ve o andan sonra gelen bilgilerle durumun büyüklüğünü kavrıyorum. Oradaki arkadaşlarıma, tanıdıklarıma ulaşmaya çalışıyorum. İlk anda gelen ölüm haberleri ile uyuşmaya başlıyorum. Enkaz altında olan tanıdıkları öğreniyorum ve yardıma giden kimsenin olmadığını da… Nasıl diyorum, nasıl?
Hava soğuk, gelmeyen kış tam da bugün geldi. Derken bir deprem daha oluyor. Canlı yayında… Öylece yıkılan binaları, çaresizce kaçan insanları görüyorum. Yıkılan her ev benim evim, giden her can benim canım, hayata tutunmaya çalışan o insanları kendim gibi görüyorum. Halime bakıyorum ve ekrandaki görüntülere… Sığamıyorum, duramıyorum, utanıyorum.
Telefonlar sürekli çalıyor, mesajların ardı arkası kesilmiyor ve her son dakika haberiyle gün nasıl akşama kavuştu bilmiyorum. Arkadaşlarımdan öğreniyorum, hala yardım yok… Gelen yok, ekmek yok, su yok, kurtarma çalışması yok, yok, yok… Nasıl yardım edeyim, neresinden tutayım, ne hissedeyim… Bilmiyorum. Aradan 3 hafta geçti ve hala bu hislerdeyim. Zaman hızla geçiyor ama hiç ilerlemiyor.
Deprem büyük bir doğal felaketti ancak sonrasında yaşananları neyle tarif edeceğimi bilmiyorum. “Duygularımı hapse girmeden ifade edemiyorum.” cümlesiydi hissettiğim… Şok, üzüntü, endişe ve büyük bir öfke hissediyorum. Bu kadar çaresiz olduğumuzu görmeyi hazmedemiyorum.
Enkazlarda yaşam belirtisi olduğuna kanaat verilmesinin tek kriterinin ekipmansız bir şekilde “Sesimi duyan var mı?” sorusuna cevap alınmasını kabul edemiyorum. Günlerce yardımın gitmemesini kabul edemiyorum. Gönüllüler tarafından toplanıp organize edilen yardımların organize edilememesini kabul edemiyorum. Bu kadar çaresiz halde kalınmışken siyasilerin sert konuşmalarını kabul edemiyorum. Her şeyin acil olduğu bir zamanda bu kadar prosedüre takılmayı ve işlerin bu kadar ağırdan alınmasını kabul edemiyorum. 3 hafta geçmesine rağmen hala koordineli olunmamasını kabul edemiyorum. Kızılay’ın çadırları çeşitli kurumlara böyle bir dönemde satmış olmasını kabul edemiyorum. Toplanan yardımların her defasında yerine gidip gitmediğine dair endişe duymayı kabul edemiyorum. Atatürk’ün Türkiyesi’nden bu günlere gelmiş olduğumuzu kabul edemiyorum. Bu listeyi uzatabilirim.
Peki ya bundan sonra ne olacak? Bu afetten etkilenen insanlara nasıl destekler sunulacak? Yeni normal ne olacak? Bundan sonrası için ne gibi önlemler alınacak? Hiçbir cevap yok ya da umulan cevaplar desem yeridir. Bekliyoruz. Sadece bekliyoruz. Önümüzdeki belirsizliği hazmedemiyorum.
Korkuyorum, endişeliyim, şoktayım ve inanılmaz öfkeliyim. Üstelik bu yaşananlara ek, bu yazdıklarım suç mu? Bilmiyorum. Sorgulamaktan ve düşünceleri özgürce aktarmaktan endişe duyuyorum, duyuyoruz. Neden? Biz ne ara bu hale geldik? Aslında bunun cevabını biliyorum ama yine susuyorum. Yutkunuyorum. Ama biliyorum. Bu böyle sürmeyecek.

Yorum bırakın