Bir yerden başlamalı ama nereden? Önce derin bir nefes aldım. Nefesimi ağır ağır ciğerlerimden boşaltırken, işte döküldü bu sözcükler zamanın birinde parmak uçlarımdan… Çok uzun süredir zihnimden geçiyordu bu yazı serisine başlamak… Bu seride yazacaklarım tamı tamına üç yıl öncesine ait… Belki diyeceksiniz “Neden bu kadar geç kaldın?”. Ancak bana sorarsanız, hiçbir şey erken ya da geç olmaz, sadece zamanında gerçekleşir.
***
“Arif Bey kitabınıza ve anılarınıza hayran kaldım. Dahası anlatım dilinize kapılmamak elde değil. İnsan okurken düşünmeden edemiyor… Keşke bunları videoyla da kayıt altına alsak… Çünkü takdir edersiniz ki anılarınız sadece sizin değil… Her bir anınız Türkiye’nin kültürel mirasının önemli birer parçası… Daha çok duyurmalı ve üzerine daha çok düşmeliyiz. Ne dersiniz?” diyerek aklımdaki projeyi bir çırpıda anlatmıştım Çiçek Arif’e. Sevmişti ve dahası başlamak için topu da bana atmıştı.
O konuşma anını hiç unutmuyorum. 8 Ekim 2020 tarihinde yürütücüsü olduğum “Kırmıtlı Kuş Cenneti’ne Sahip Çık” isimli imza kampanyası için Kırmıtlı Kuş Cenneti’nde idim. (Bu imza kampanyası da ayrı bir yazı serisi konusu, o yüzden detaya girmiyorum.) Sahada yaptığımız belgesel çekimi ardından oturup etraftaki kuşların türlerini keşfetmeye çalışıyorduk. Bu esnada laflarken Arif Bey’den konu açılmıştı. Ve sonra birden kendimi Arif Bey ile görüşürken bulmuştum.
Arif Bey ile tanışıklığımız 2017 yılına kadar uzanıyordu. Halen çalışıyor olduğum Paragon Teknoloji ile 2017 yılında bir sosyal sorumluluk projesine imza atmıştık. Osmaniye’de gerçekleşen Yaşar Kemal Kültür Sanat ve Edebiyat Festivali’nin öncüsü ve sponsoru olmuştuk. O süreç daha sonraları özellikle de benim için pek çok güzel işe gebe olmuştu -sanki kendisi başlı başına harika bir iş değilmişçesine-. İşte tam da o dönem tanışmıştım Arif Bey’le. O dönem imzaladığı kitabını okumak ise çok sonraya kısmet olmuştu. Diyorum ya, hiçbir şey geç ya da erken değildir, sadece zamanında olur.
Kitabı okur okumaz zihnimde bir YouTube kanalı fikri canlanmıştı. Arif Bey’in her bir anıyı bir videoda anlatacağı şekilde bir seri düşünmüştüm. Bunu Genel Müdürüm Ufuk Bey ile paylaşınca da şirketin bu işin sponsoru olabileceğini söylemişti. Arif Bey’den de telefon görüşmemizde ilk oluru alınca, bana sadece yola düşmek kalmıştı.
Plan şuydu: Arif Bey ve ben müsait oldukça hafta sonları bir araya gelip çekimleri yapacaktık. Ve sonra peyperpey videoları yayınlayacaktık. Videoları ev ortamında ve amatör bir ruhla -samimiyeti ön plana alarak- çekmeyi düşünmüştüm. 15-20 dakika uzunluğundaki videoları, küçük düzenlemelerle algoritmaya uygun olarak YouTube kanalında yayınlamayı planlıyordum. Bunu ise bir web sitesi ve sosyal medya ile zenginleştirmeyi hedefliyordum. Tüm bunların çalışmalarına da başlamıştık. Projenin tüm maddi kısımlarını Paragon üstlenmişti. Gerekli ekipmanlar alındıktan ve planlamalar yapıldıktan sonra sadece gidiş tarihimi netleştirmek kalmıştı. Konuşmadan kısa bir süre sonra, yani 30 Ekim 2020’de ilk görüşme için yola çıktım.
Kendi arabamla sabahın erken saatlerinde yola çıkmıştım. Pandemi yasakları nedeniyle geç saate kalmak istemiyordum. Yolun bitmesine 1 saat kala Arif Bey’i aramayı düşünürken, o benden önce davranmıştı. Sakarya civarlarındayken beni aramıştı. Ne durumda olduğumu sorduktan sonra “Geç kalma, dikkatli gel.” diye ekleyerek kapatmıştı. Nasıl mutluydum ama! 🙂
Arif Bey’in evi Kilyos’ta olduğu için de şanslıydım, yeni yoldan -biraz pahalı bir geçiş olsa da- trafiğe takılmadan evine gidebilmiştim. İlk etapta evin yerini tespit edince eli boş gitmemek adına çiçek aramıştım. Çiçek Arif’e en güzel hediye çiçek olur gibi gelmişti, ancak tam da o anda inanılmaz bir sağanak bastırmıştı ve ne kadar arabada olsam da hareket kabiliyetimi sınırlamıştı. Etraftaki bir pastaneye kendimi güç bela atabilmiştim. Yakınlarda çiçekçi olmadığını öğrenince de gözüme güzel görünen profiterol almıştım ve yağmurun dinmesini beklemiştim. Yağmur dinince arabaya geçmiştim ama eve girmeden yapmam gereken son bir şey vardı. Denizi görmeli ve havasını yakından solumalıydım. Haritaya baktığımda sonu denize çıkan bir yola oluşturmuştum rotayı…
Yolun sonunda öyle beklediğim gibi değildi. Sokağın sonu çıkmazdı, üstelik bir restaurant vardı ve denize erişebilmek için restaurantın içinden geçmek gerekiyordu. Ama olsun, iş görürdü. Seri bir şekilde arabayı park edip, denize doğru gitmiştim. Kısa sürede olsa çok iyi gelmişti. Şimdi hazırdım, Arif Bey’e gidebilirdim.
Arabaya ilerlerken iki kişinin arabanın etrafında dolandığını fark etmiştim. Arabadan bir sıvı damladığını söylemişlerdi. “Hayda! Bir bu eksikti.”
Araba bakımdan henüz çıkmıştı, bu ne olabilirdi ki?! Kaputu açmalar, arabayla ilgilenen kişileri aramalar derken o an için yapacak çok bir şey olmadığı için eve geçmeye karar vermiştim. Bir yandan acemi şoför olmam gereği ‘ya bir şey olursa’ diye korksam da Arif Bey ile görüşme heyecanı daha ağır basmıştı. Zaten ertesi gün, o akan sıvının fazla gelen cam suyu olduğunu anlayacaktım. 🙂
Ve işte evinin önündeydim. Zeminle beraber 3 katlı evinin önüne park ettiğimde kalp çarpıntımın hızlandığını hatırlıyorum. ‘Eşyaları şimdi mi alsam yoksa sonra bir ara mı alsam’ kararsızlığını kısa süreli yaşadıktan sonra, sadece aldığım tatlı ile birlikte kapıya doğru ilerlemiştim. İlerlerken birinin beni heyecanla gözetlediğini fark ettim. Adının Haydut olduğunu öğreneceğim bu sevimli büyük köpekle tanışmamız, ikimizde heyecan içerisindeyken olmuştu. Kapıya yaklaştıkça camlardan içerisini görebiliyordum, işte orada… Arif Bey koltukta oturur haldeydi. Kapıyı ise yardımcısı Inga açmıştı. Girişte kolonya ve dezenfektan aşamalarından geçmiştim. Kısa bir selamlaşmanın ardından Arif Bey’in çaprazındaki koltuğa kendimi bırakmıştım. Ve artık içerideydim. 🙂
Yorgun olup olmadığımı ve yolu sormuştu. Dahası Yaşar Kemal Kültür Sanat ve Edebiyat Festivali’nden ve tabii ki Osmaniye’den konuşmuştuk. Sonra telefonda söz ettiğim projeyi, biraz daha genişleterek kendisine anlatmaya başlamıştım. Bu esnada etraftaki masaların üzerlerinde yer alan çeşitli belge ve eşyaların aslında arşivinin bir kısmı olduğunu söylemişti. İnternet sitesi ve videolar için o da kendi ön çalışmarını yapmıştı daha ben gelmeden… Mutluluktan uçmuştum, hayalini kurduğum iş gerçekleşiyordu. Bu esnada Inga, özel antika fincanlarda Türk kahvelerimizi getirmişti ve yanına da nefis birer çikalata eklemişti. Ne kadar yorgunluk hissetmesem de bu anda kahve inanılmaz iyi gelmişti. Fincana bayıldığımı söylediğimde arkadaş Hümeyra Hanım’ın yaptığı iş nedeniyle epey özel bir parça olduğunu öğrenmiştim. -Ve ne şanslıyım ki ilerleyen günlerde o fincanı Hümeyra Hanım bana hediye edecekti. Tahmin etmek zor olmasa gerek, kendisi en sevdiğim fincanım…-
Ben ana hatları ile aklımdaki işi anlatırken, o ise beni içtenlikle ve ilgiyle dinliyordu. Anlamaya çalışıyordu beni, belli bir mesafesi vardı. Ama bu işe çok önem verdiğini hissettiriyordu. Ben cümlemi bitirdikten sonra o başlamıştı anlatmaya… Kitaplarını okumuş, hakkında epey araştırma yapmıştım, dolayısıyla anlattıklarına aşinaydım. Ama bir o kadar da merakla ve ilgiliyle dinliyordum. Kitaplarındaki o sürükleyici anlatım dili, konuşurken etkileyici ses tonuyla birleşince başkalaşıyordu. Müthiş bir enerji ve keyifle anlatıyordu.
Kendini anlatıyordu, Arif Keskiner’in nasıl Çiçek Arif olduğunu anlatıyordu. O kadar sistematik gidiyordu ki araya girip dikkatini dağıtmak istemiyordum. Sadece çok merak ettiğim noktaları, konuyu çok dağıtmadan fırsat buldukça sorabiliyordum. Hayatını anlatırken o güzel anıları ile konuyu daha da zenginleştiriyordu. Kimi anda bilinmeyen yahut az bilinenlerden söz ederek de bana kendimi şanslı hissettiriyordu.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Öğle sonrası yanına gelmiştim ve akşamı etmiştik. O kadar saat enerjisini bir an bile düşürmeden aksine artırarak anlatmıştı. Düşündükçe hala hayran oluyorum, inanılmaz bir enerjiydi doğrusu… Devam edecekti ki, saat 8 civarı Inga’nın yemeğin olduğunu haber veren sesi üzerine ara vermiştik. Yemek esnasında bir yandan da haberlere göz attığı için televizyon ona doğru çevirilerek açılmıştı.
Sofra düzeni oldukça nizamiydi ve Arif Bey’in bıçağı özel bir et bıçağıydı. Önce çorbalar gelmişti, Inga’nın eli gerçekten lezzetliydi. Çorba sonrası tadı hala damağımda olan fırında tavuk, pilav, limonata, yoğurt ve turşu gelmişti. Yemek sonrası meyve ve benim getirdiğim tatlıdan yemiştik. Yemek faslı bittikten sonra çaylarla birlikte koltuklara dönerek kaldığımız yerden devam etmiştik.
O anlattıkça bazen notlar alıyordum ve işin detayları daha çok zihnimde oturuyordu. Kendisini anlattıktan sonra bu kez ertesi günü planlamaya başlamıştık. Arşivini düzenlemek ve dijitale geçirmek için yapacaklarımızdan kabaca söz etmiştik. Resmen iş başlamıştı, aklıma geldikçe mutluluğumu gizleyemiyor, tebessüm ediyordum. Ne kadar heyecanlı ve mutlu olsam da dinlenmeye ihtiyacım vardı. Saat 10-11 civarı bunu fark etmiş olacak ki dinlenmem gerektiğini önermişti. O söyleyince yorguluğumu fark etmiştim ve itiraz etmemiştim. Inga ile birlikte arabadan eşyalarımı alp 2. kattaki odama doğru giderken, o da TRT2’de bir film bulmuştu kendine…
İdeallerim, düşlediklerim, ertesi gün yapılacaklar ve nicesi derken yavaş yavaş uykunun tatlı kollarına teslim oluyordum. Ertesi gün için ve sonrası için heyecanlıydım…
Bakalım neler olacaktı? 🙂
Devamı yakında… 🙂

Yorum bırakın