BAZI ŞEYLER SONA ERER, DAHA GÜZELLERİ BAŞLASIN DİYE

Bugünün dünyasının kötülüğü, daha güzel bir dünya vaadiyle çevrili… Biraz da bu yüzden sözlerdense yapılanlara daha çok itimat ediyorum. 

“Gel bir kamp yapalım, hamakta sallanırken o çok sevdiğin doğayla konuş. Kararını sonra ver.” demişti. Aslında kararımı çoktan verdiğimi biliyordu ama bu biraz da kendimden emin bir şekilde ilerlemem için atılan bir adımdı, biliyordum. Yıkılan hayaller ve bitmeyen umutlarla çıkıyordum bu kez yola… 

Yılın ilk sonbahar kampı için hazırlıklarımı kısa sürede yaptım. Zaten belli bir süre sonra pratik kazanıyor insan. Belirlenen saatte belirlenen yerde buluştuk. Süreç belliydi, her zamanki benzin istasyonunda depo doldurulacak ve kamp için birkaç alışveriş yapılacaktı. Öyle de oldu. 

Salin’e doğruydu yol, oraya ne zaman gitsek Köpek Salin’le de karşılaşma ihtimali geliyor aklıma… Her zamanki kadar heyecanlı olmasam da şehirden uzaklaştıkça ferahladığımı söyleyebilirim. 

Kızılcahamam’ı geçip Çerkeş ayrımını da geçtikten sonra, yol tek şeride düştüğünde görsel bir şölen bizi bekliyordu. Sonbahar yine yapmıştı yapacağını… Yeşilden sarıya, sarıdan turuncuya, turuncudan kahverengiye çalan yapraklar mevsimin hakkını veriyordu. Kıvrılan yollar ve sağda yükselen güneşle birlikte varış noktamıza ilerliyorduk. Şanslıydık alanda kimse yoktu. En uca, uçurum kenarına doğru konuşlandık. Acelemiz yoktu, öncelik kahvenin… 

Arabanın ve karavanın konumu belirlendikten sonra sandalye ve kahve ekipmanlarını çıkardık. Ocakta suyun kaynamasını beklerken, kahveyi değirmende öğütmeye başladık. Fokurdayan suyun haberini, çaydanlığın tıngırdayan kapağı veriyordu. Vakit tamamdı, artık kahve ve su buluşabilirdi. Kahve kokusunu her zaman çok sevmişimdir, güven ve huzuru çağrıştırır bana. Bazen kahveyi içmektense bu anı ve bu kokuyu daha çok sevdiğimi düşünürüm. Zaten yolda olmak da öyle değil midir? Varış noktasındansa yol daha güzel gelir… Mutluluğa erişmektense ona giden yol daha çok anlam ifade eder insana… 

Kahve sonrası artık yerleşmeye başlayabilirdik. Ekipmanların yerleştirilmesi, odun toplama ve ateş hazırlıklarındaydı sıra… Ha bir de hamak kurulmalıydı, o önemli… 🙂

Büyük oranda işler bitince kısa bir yürüyüşe çıktım. Gözüme bir ağaç kestirdim ve etrafında dolanmaya başladım. Bazen gördüğümüz ağaçlarla tesadüfen karşılaşmadığımızı düşünüyorum. Uzun kıvrımlı gövdeye sahip bir ağaçtı. Daha dikkatli bakınca nice dalını bırakarak yola devam ettiğini fark ettim. Önce dokundum gövdesine ve ardından ona yaslanarak oturdum. Alışıyorum dedim içimden. Yerini zamanla seven çiçekler gibi ben de alışıyorum, benimsiyorum. Yerimi buluyorum, kendim olmaktan çekinmiyorum. Sonbahardayız ve ben bu dönemde güneşi görmeyi bir lütuf sayıyorum. Gözlerimi kısarak göğe kaldırdım başımı, güneşe doğru baktım. Tam bu anda Nazım’ın şiiri geldi aklıma. 

“Bugün pazar.

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün

bu kadar benden uzak

bu kadar mavi

bu kadar geniş olduğuna şaşarak

kımıldamadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben…

Bahtiyarım…”

O çok sevdiğim İngilizce öğretmenim henüz şiirin bile ne olduğunu bilmeden tüm sınıfa öğretmişti bu şiiri. Bazı öğretmenler ne eşsiz, insana ne kadar özel olduklarını hissettiriyorlar varlıklarlıyla… Nazım’ı, Ahmet Arif’i ve nicesini o eşsiz performansıyla bize okurdu ve öğretirdi. Ama en özeli işte bu şiirdi. Tüm sınıf tek ağızdan söylerdik. Tahmin ediyorum ki diğer arkadaşlarım da benzer hislerdedir. 

Şiirle açılan doğa terapisi başka öğretilerle devam etti. O an belki hayatımda mucizevi bir değişim olmadı ama pek çok şey apak karşımdaydı. Olanlar, olabilecekler, isteklerim ve yapabileceklerim… Yol belliydi, yürümek… Yine Nazım dolmuştu zihnime, açılış onunlaysa kapanış da onunla olmalıydı. 

Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
                              yürümek!..

Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
                               yürümek!..

Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
                            bilerek
                            yürümek…

Yürümek;
yürekten
gülerekten
          yürümek…

Belki hayatımın en iyi günü değildi ama en unutulmaz kamplarından biriydi. Doğanın iyileştirici gücüyle daha net bir şekilde ilerliyordum. Gün geceye kavuştuğunda gecenin sessizliği ve ateşin hipnotik çıtırtıları doldurmuştu etrafı. Zihnim sandığım kadar gürültülü değil, doğayla ahenk içindeydi. Günün yorgunluğu ve saatin ilerlemesiyle artık uyku vaktiydi. Huzurlu bir uyku sonrası dinç bir şekilde uyandım. Ve kampın en çok bu anını seviyorum. Vahşi doğada bir geceyi sağ salim atlatıp yeni güne başlamak… Bunun verdiği haz ve güçle yeni güne ve yeni kararlarıma hazırdım. 

Hayat her zaman çiçeklerle dolu bir yol sunmuyor insana… Her zaman kurulan hayaller gerçeğe kavuşmuyor ama doğayla bir araya gelince umudu daha diri hissediyorsun. Ne istediğini ve bu isteğin için neler yapabileceğini daha net görüyorsun. Bazen yapraklarını dökmen gerektiğini ve hatta o çok sevdiğin dalını bırakman gerektiğini görüyorsun. Çünkü bazı şeyler sona erer, daha güzelleri başlasın diye… 🙂 

Yorum bırakın