Aylar sonra tekrar yazıyorum. Üstelik son yazımı “devamı yakında…” diyerek noktalamıştım. Aslında tam bana uygun politik bir son olmuş. Çünkü bu hikayenin devamını nasıl getireceğimi yahut ne kadarını aktarabileceğimi şu an dahi bilmiyorum. Anlatacaklarımın hepsi gerçek ama ne kadarını olduğu gibi anlatacağımdan emin değilim. E yaşayıp görelim…
Bir önceki yazıya tam da buradan ulaşabilirsiniz, özet geçmeden kaldığım yerden devam edeceğim zira… (“Zira mı? Zira nedir?” Bu kelimeyle Vizontele’ye giden kaç kişiyiz? Neyse konuyu dağıtmayalım.)
Saati tam hatırlamasam da erkenden uyanıp, hızlıca güne hazırlandığımı hatırlıyorum. Hızla iki katı inip, neşeli bir “günaydın” ile giriş katını doldurmayı planlıyordum ama kimseler yoktu. O esnada bahçede olduklarını gördüm. Arif Bey telefon görüşmesi yapıyordu. Yer yer Haydut’un ve Inga’nın da dahil olduğu görüşmeye uzaktan dahil oldum. Ve öğrendim ki, o gün yani 1 Kasım Arif Bey’in doğum günüymüş. 🙂 Küçük bir kutlama ardından, kahvaltıya geçmiştik. Bu esnada Arif Bey’den yine şahane anılar dinlemeye devam ettiğimi söylememe gerek yok sanırım.
Inga’nın elinden ne olsa şahane oluyor, özenle ve titizlikle hazırladığı sofraya oturuyoruz. Televizyon sofraya dönüyor ve ekranda TRT2 açık. Bir pazar sabahı geleneğidir kovboy filminin olması ve bu anda Arif Bey ile çocukluğuma gidiyorum. Huzurluyum. 🙂
Kahvaltı faslı sonrası kahvelerimizi yine o eşsiz antika fincanlarda yudumlarken bir yandan da planlama yapıyorduk. Arif Bey tüm arşivini salona dizmişti. Bilgisayardan alınması gereken dosyaları aktarmakla işe başladım. Aktarım sürerken biz de salondaki arşive bakmaya başladık. Tahmin ettiğimden de fazlası vardı, karşımda kültürel bir hazine duruyordu. Filmler, ödüller, afişler, mektuplar, fotoğraflar, notlar, kitaplar, tablolar, hediyeler, çeşitli objeler, hatıralar, anılar, anılar ve anılar… Arif Bey’in nasıl titiz ve nasıl bir düzenli bir insan olduğundan söz etmiş miydim? Vurgulamakta fayda var. Pek çok şeyi tasnif etmişti. Bir yandan fotoğraflıyordum ve detayını soruyordum. O çektiklerimin anılarını anlatıyordu, ben de notlar alıyordum. Tüm bunlar dijital arşive eklenmek ve çeşitli içeriklerde yer almak üzere web sitesinde gösterilecekti. Yani o zamanın planı buydu…
Bu süreçte bana ‘Yollara Düştük’ belgeselini izletmişti. Yıllar evvel, Sansür tüzüğüne karşı çıkmak için Yeşilçam’ın nasıl ayaklandığını ve İstanbul’dan Ankara’ya yürüdüklerini anlatan bir belgeseldi bu. Bir yandan izliyor, bir yandan Arif Bey’i dinliyordum. Bu yürüyüşün fikir adamlarından biri olduğunu söylemeliyim. Hal böyle olunca belgeseli sıklıkla durdurup, olayın perde arkasını, belgeselde yer almayan pek çok anıyı anlatıyordu. Bilmeyenler için belgeselin linkini bırakıyorum, mutlaka izleyin.
Zaman nasıl geçti bilmiyorum ama birden akşam olmuştu. Epey çalışmıştık, yol haritamız belliydi… Bir sonraki görüşmemize kadar web sitesine çalışacaktık ve sonra da video çekimlerine başlayacaktık. Bendeki mutluluğun tarifi yoktu, görüyordum ki Arif Bey’de mutluydu. Sonradan haberleşmek üzere ayrılmıştık ve ben Ankara’ya doğru yola koyulmuştum.
Ankara’dayken hızlıca web sitesi çalışmalarına başladık. Onu en iyi anlatan tasarımın peşindeydim, bu yüzden var olan tasarımı da değiştirdik. Çiçekli mouse imleci, kırmızı atkılı simgeler, filme dair objeler, çalışmalarına dair zaman tüneli ve nicelerini araştırıp en iyisini yapmaya çalıştık. Elimdeki içerikleri tasnif edip, aklımdan uçmaması için çeşitli içerikleri de oluşturmaya başlamıştım. Bu süreçte ona dair çeşitli haberleri arşivliyor, iyi içerik oluşturmak için de kitaplarını tekrar ve tekrar gözden geçiriyordum. Bir sonraki görüşme için de Arif Bey ile haberleşiyorduk, ancak biraz rahatsızdı. Tekrar yola çıkmak için iyi olmasını bekliyordum ve ben de bu süreçte ona herhangi bir hastalık bulaştırmamak için kendime özen gösteriyordum. İyi olduğunun haberini verince, tarihi kısa sürede belirledik.
20 Kasım 2020’de yine Ankara’dan Kilyos’a doğru rotayı oluşturmuştum. Evine vardığımda bu kez cam kenarındaki masada çalışır halde beni beklediğini gördüm. Önce Haydut’un heyecanlı ve sevgi dolu selamını aldım, daha sonra onun gülerek beni karşılamaya geldiğini gördüm. Inga hızlıca kapıda belirmişti ve içerideydim. Önceki görüşmemize göre çok daha iyiydi, heyecanını görebiliyordum. Masasında bizim projemiz için çalıştığını gösterdi hemen, çok motiveydi. Bu beni inanılmaz mutlu etmişti.
Kırmıtlı’dan ve haliyle Osmaniye’den söz ettik. Bu süreçte neler yaptığımı sordu ve kendi yaptıklarını anlattı. Çalışma planımızı gözden geçirdik ve yemeğe geçtik. Yemek düzeni bir önceki yazımdaki gibi yine çok nizamiydi ve Inga yine enfes yemekler yapmıştı. Bu kez tatlıyı dışarıdan almamış, kendim yapmıştım. Bir önceki görüşmemizde Osmaniye’nin yöresel tatlarından bahsederken, favorim olan “Yoğurtlu Kömbe”den bahsetmiştim. Bilmediğini öğrenince yapıp getirmiştim. Bu tatlı için Anadolu’nun kendine has, bir tür “chessecake”i diyebilirim. Yalnızca Osmaniye’de gördüm, ama bence tüm ülkeye yayılsa yeridir. Arif Bey’in de beğendiğini söylemem gerek. 🙂
Yemek sonrası ben hemen işe koyulmuştum. Web sitesinde neler yaptığımızı gösterdim ve detaylı bir şekilde anlattım. Beğenmişti. Bu esnada daha başka neler yapacağımızı anlatmıştım ve onun fikirlerini de not etmiştim. Bu kısım tamamdı. Artık çay eşliğinde televizyondaki filme bakabilirdik. Filmin sonuyla birlikte benim de pilimin sonuna ulaşmıştık. Odama doğru çıkarken yarının planlaması zihnimden geçiyordu. Telefona aldığım birkaç ufak nottan sonra çok geçmeden sızmıştım.
Havasından olsa gerek inanılmaz iyi uyuyor ve dinç kalkıyordum bu evde. Hızlıca hazırlanıp indiğimde Arif Bey’in çoktan uyandığını görmüştüm. Inga kahvaltının son hazırlıklarını yapıyordu, sofrayı görünce ister istemez gülümsemiştim. Arif Bey’le bir sohbet esnasında “Çiçek Arif’in evinde herkes doysun ve mutlu olsun.” dediğini hatırladım. Oturmuştuk sofraya ve televizyon bize dönüktü.
Bugün artık çekimlere başlayacaktık. Yanımda çeşitli ışıklar, dijital platformlara uygun bir kamera ve mikrofon vardı. Kahvaltı sonrası gün ışığından fazlasıyla yararlanabilmek için vakit kaybetmeden işe koyulmuştuk. Çekim yapacağımız yeri belirledikten sonra ekipmanları yerleştirmeye başlamıştım. Ve hazırdık. Arif Bey ekranda nasıl göründüğünü merak edince bir fotoğrafını çekmiştim. Tam da o anda ne yapıyor olduğum dank etmişti ve inanılmaz bir heyecana kapılmıştım. Bu ana cesaretiyle ve özgüveniyle gelen Figen’den o an itibariyle eser yoktu. Bu zamana kadar profesyonel olarak çekim yapmadığım fikrini aklımdan çıkaramıyordum. Yani evet temel anlamda bilgim vardı ve çeşitli çalışmalarım olmuştu ama bu başkaydı! Üstelik karşımdaki Yeşilçam’ın babalarından Çiçek Arif’ti! O an ki heyecanım ve halim gözümün önüne geldikçe hala gülerim. 🙂 Derin derin nefes alarak videoyu başlatmıştım. Sorun yoktu, gayet iyi gidiyorduk. On-on beş dakika olmuştu ki, bir şeyin normal olmadığını fark etmiştim. Ne olduğunu anlayınca yerin dibine girme isteğiyle oturduğum koltuktan yavaş yavaş kaydığımı fark ettim. Olan şu ki, kayıt başlamıştı ama ses alınmıyordu. 🙂 E o kadar heyecanın bir sonucu olacaktı. Hızlıca bir şey yapmam gerekiyordu ve ‘kayıtta bir problem olduğunu baştan almamız gerektiğini’ çok sakin ve net bir şekilde söylediğimi hatırlıyorum. Arif Bey çok bir şey anlamadı o an belki ama hızlıca duruma adapte oldu ve kaydı bu kez sorunsuz bir şekilde başlattım.
Asla sıkılmadan dinliyordum ve notlar alıyordum. O istediği zaman ara veriyorduk, çekileni hemen izlemek istediği için bilgisayara aktarıyordum. Notlar alarak ve videoların nasıl olacağından söz ediyordum bu esnada. Yaklaşık 20 dakika civarındaki video serileri olacaktı. Her birinde başka anılar yer alacaktı ve Arif Bey’e açtığımız YouTube kanalında yayınlanacaktı. Anlattıkça kafasında oturuyordu süreçler… Bu şekilde çekimlere devam ederek akşamı etmiştik. Elimde yaklaşık 3-4 saatlik bir kayıt olmuştu. Bu da nerden baksanız iyi bir içerik stoğu demekti.
Günün yorgunluğu ile yemeğe geçmiştik ve bir yandan da haberlere bakıyorduk. Ben aldığım notlar itibariyle araya sorular serpiştirip notlar almaya devam ediyordum. Bu işi gerçekten iyi yapmak istiyordum. Arif Bey’i iyi tanımak ve ona uygun işler ortaya çıkarmaktı hedefim. Çünkü onunla yolu kesişenler bilir ki, Arif Bey olmaz denilen işleri olduran ve süreçlere yön veren bir adam. Ondan öğrendiklerimi, bana kattıklarını çok önemsiyorum ve hayat yolumda ışık olan pek çok konu var. Arif Bey’in umutsuz anlarında Nutuk’tan birkaç sayfa okuduğunu öğrenince aynısını yapmaya başladığımı itiraf etmeliyim. Ve bir kez daha her şey için teşekkür ederim Arif Bey. 🙂
Ertesi gün yol vardı, Ankara’ya dönecektim. Ve bu kez yoğun bir çalışma beni bekliyor olacaktı. Videoları işlemem ve ilk içeriği onaya sunmam gerekiyordu. Sabah uyandığımda bana imzaladığı kitaplar ve en sevdiğim “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmi de imzalı şekilde masada beni bekliyordu. “İyilik perisi Figen kardeşime kucak dolusu sevgilerle…” Gözlerim dolu doluydu. Bu kez daha yoğun bir vedayla yanından ayrılmıştım.
Döndükten bir süre sonra çalışmaları tamamlayınca Arif Bey’e ilettim büyük bir heyecanla ilk videoyu… İlk yorumlar güzeldi, beğenmişti. Etrafında güvendiği insanlara göndermişti ve çeşitli yorumlar almıştı. “Daha akıcı bir anlatım için tekrar çekelim mi?” diye sormuştu.
“Siz yeter ki isteyin Arif Bey, içinize sinene kadar yaparız. Ne zaman geleyim?” dediğimi ve onun da telefonda güldüğünü anımsıyorum. 🙂
Olacaktı bu iş, en güzeli olmalıydı… Çiçek Arif ile bir sonraki görüşme için hazırlanmaya başlamıştım. Yol güzeldi, yolda öğrenilenler çok güzeldi ama yol sonunda varılan yerdeki anılar ve öğretiler muazzamdı. İşte buna her şey değerdi.
Devamı yakında… 🙂
Not: Bu kez söz, gerçekten yakında olacak!

Yorum bırakın