Son iki saatinizin kaldığını bilseniz, ne yapmak isterdiniz? Alelade bir cümleyi okur gibi geçip gidemiyor insan… Düşünüyor. Ben kendi adıma cevabımı bulabilmiş değilim, ancak Arif Bey’in sadece son iki saati kaldığını öğrenip ardından istediği şeyi duyduğumda donakaldım. Bu konuya döneceğiz ancak şimdi biraz geriye gideceğiz.
En son yazımda yenilenen bir konseptle çekimlere devam edeceğimizden söz etmiştim. 11 Aralık 2020’de ben yine rotayı Ankara’dan Kilyos’a doğru oluşturmuştum. Inga’nın nefis yemekleri üzerine keyifle yeriz ve Arif Bey de seviyor diye yine tatlı almıştım. Görüşmediğimiz bu sürede; yeni konsept için hazırlıklar, web sitesi çalışmaları ve elimdeki arşivi düzenlemeler derken epey ilerleme katetmiştim. Yeni fikirler ve gelişmeler ile Arif Bey’in karşısında olacaktım, görüşlerini duymak için sabırsızlanıyordum. Zamanla her şey yerli yerine oturuyordu, adım adım ilerliyorduk ve bu süreç benim için inanılmaz keyifliydi.
Eve vardığımda araba sesini duymuş olacak ki hem Haydut hem de Arif Bey beni kapıda karşılamıştı. Bu an büyülendiğimi itiraf etmeliyim. İlk geldiğimde salonda, ikinci geldiğimde kapıdan görünür şekilde çalışma masasında, bu kez ise kapıda beni bekliyordu işte… Artan heyecanını, bu işe ve bana olan inancını görebiliyordum. Bunu sadece gözlerimle görmüyor, aile yakınlarından da olumlu yorumlar alıyordum. Bu işle enerjisinin yükseldiğini ve her ne yapılıyorsa buna devam edilmesi gerektiğine dair yorumları almak muazzamdı.
Eve geçip her zamanki yerlerimize oturduğumuzda ve o esnada Inga’dan kahvelerimiz o muhteşem porselenlerde gelince kendimi olmam gereken yerde hissetmiştim. Görüşmediğimiz sürede neler yaptıklarımızdan bahsediyorduk. Sık sık Osmaniye’yi ve benim gündemimde olmasından ötürü Kırmıtlı Kuş Cenneti’nden söz ediyorduk. O sıralar yürütüyor olduğum “Kırmıtlı Kuş Cenneti’ne Sahip Çık!” isimli imza kampanyamın süreçlerini ilgiyle dinliyor ve kendi görüşlerini aktarıyordu. Sohbete dalıp akşamı çoktan ettiğimizi Inga’nın yemeğin hazır olduğunu bildiren seslenişiyle fark etmiştik. Sofra düzeni her zamanki gibiydi ve televizyon sofraya doğru çoktan dönmüştü. Ekranda TRT2 açıktı ve güzel olduğunu hissettiren bir film vardı. Önümüzdeki iki günü planlamıştık, nefis bir sofradaydık ve karşımızda iyi bir film vardı. An yaşanmalıydı. Filmin bitmesiyle pilimin bittiğini söylemem gerek, yol yorgunluğunu iyiden iyiye hissettiğim zamanlardı ve izin isteyip doğru odama çıkmıştım.
Ertesi gün hiç zaman kaybetmeden güne başlamıştık. Çekim yapacağımız alanı düzenledikten sonra notlarımızın üzerinden son kez geçtik ve çekime başlamıştık. Arif Bey her zamanki o güzel enerjisi ile anlatmaya başlamıştı ve ben de her zamanki heyecanla notlar almaya başlamıştım. Ara verdiğimiz anda o çekilen kayıtları izliyordu, ben ise bataryaları şarj ediyor ve o esnada yapılacak başka işleri de hızlıca organize ediyordum. Çalışmaların her anı oldukça kıymetliydi.
Kayıt dışındaki aralarda da beni o güzel anılarıyla zenginleştirmeye devam ediyordu. Türkan Şoray, Tarık Akan, Kadir İnanır, Fatma Girik, Yılmaz Güney, kardeşi Abdurrahman Keskiner, Yaşar Kemal ve nicesi… Onun kitapları sayesinde yakından tanıyormuş gibi hissettiğim Arif Dino’yu da soruyordum. “Bu kadar yetenekli olduğunu bilmiyordum. Adeta süper insan! Sayenizde pek çok insan Arif Dino’yu duymuş ve ona hayran kalmış olmalı…” dediğimi anımsıyorum. “Evet, bunu sıklıkla duydum. Arif Dino’yu kitaplarımla keşfeden çok oldu…”
Çiçek Arif’in en belirgin yeteneklerinden biri de bu olsa gerek. Az bilinen yahut bilinmeyen değerleri daha görünür hale getirebilmek…
Biraz anı, biraz çekim, biraz arşiv düzenlemesi derken günü bitirmiştik. O hafta sonu başka misafirler de vardı ve geniş bir sofrada yemekler yenmişti. Ertesi günün planlamasını da sohbet aralarında konuşuyorduk. Yorgunluğun belirtilerini yavaş yavaş hissedince izin isteyip odama doğru çekilmiştim. Ertesi gün çekimlere devam edecektik. Ancak ben Ankara’ya dönmeden ilk videoyu paylaşıma hazır hale getirmeye gayret ediyordum. Bu sayede yüz yüze Arif Bey’e gösterebilirdim ve kalan içerikleri buna göre organize edebilirdim. Yorgunluğun izin verdiği ölçüde çalışmış ve sonra kelimenin tam manasıyla sızmıştım.
Sabah Kilyos Demirciköy’ün o temiz havasının bana verdiği yetkiye dayanarak inanılmaz dinç uyanmıştım. Bulunduğum yeri hatırlayıp sırıtarak tavana baktığımı anımsıyorum. Pencereye yönelip temiz havayı derin derin içime çekmiştim. Hava güzeldi, gün çoktan aymış ve hazırlanmaya başlayabilirdim. Aşağıya indiğimde kahvaltı hazırlıklarının sürdüğünü görmüştüm. Günaydınlaşma ve kısa bir sohbetin ardından Inga’nın kahvaltının hazır olduğuna dair seslenmesiyle sofraya geçmiştik. Bugün kahvaltı sonrası misafirleri yolcu edecektik ve biz de çekime başlayacaktık. Kahvaltı esnasında televizyon bize dönüktü ve ekranda bir pazar klasiği olan kovboy filmi vardı. Kahvaltı faslında oldukça sakindi Arif Bey, misafirleri yolcu ettiğimizde ise bir anda enerji dolup “Hadi, çekime başlayalım.” demişti. O anı hiç unutmuyorum. 🙂
Hızlıca yerimizi alıp çekime başlamıştık. Rutinimiz belliydi; çekimleri yapıyor, ara veriyorduk, o esnada bataryayı şarj ediyordum ve kayıtları Arif Bey’in izlemesini sağlıyordum. Başkaca arşivlenmesi gereken dosya olursa da onunla ilgileniyordum. Bu şekilde akşamı etmiştik ve artık gün ışığı giderek azalıyordu. Ancak Arif Bey yine de anlatmak istiyordu, ancak o da artık gün ışığının yerini giderek karanlığa bıraktığını fark edince durmuştu. O anda Arif Bey’den bir ricada bulunmuştum.
Yürütücüsü olduğum “Kırmıtlı Kuş Cenneti’ne Sahip Çık!” isimli imza kampanyası için kısa bir video rica ettim. Yıllar öncesinde Halet Çambel öncülüğünde Arif Bey, Yaşar Kemal, Tarık Akan ve nice isim; aynı bölge için bir imza kampanyası yürütmüşler. O dönemin konusu ise bölgede çimento fabrikalarının yasaklanmasıymış ve kampanya başarıya ulaşmış. Ben ise bölgenin ava kapatılması ve sulak alan ilan edilmesi için bireysel bir kampanya yürütüyordum. “Zamanında başkaca konular için sizler emek sarf etmişsiniz. Şimdi ise aynı bölgede başka sorunlar var. Görüyorum ki mücadele ömür boyu. Bu anlamda haddim olmasa da bayrağı sizlerden devralmış gibi hissediyorum. Bu nedenle Kırmıtlı’nın kuşları için bir video ile özellikle Osmaniyelilere ve daha sonra herkese seslenebilir misiniz?” demiştim ve çok memnun olmuştu. İşte bu video, keyifle çalışarak bitirdiğimiz günün sonunda bu şekilde çekildi.
Epey dolu geçen bir hafta sonu daha işte böyle bitmişti ve Ankara yolundaydım. Zihnimde pek çok düşünce vardı. Arif Bey’e bu işin iyi geldiğini biliyordum, isteğini görebiliyordum ancak ne yazık ki çevresinde -bu iş özelinde- kafasını karıştıranlar oldu. Sonrasında telefonla görüştük, mail ile uzun uzun yazdım, hatta mektup yazıp ilettim ama olmadı. Ezcümle, biz bu projeyi hayata geçiremedik.
Çok sonra çevresindeki birinden bir telefon aldık ve kayıtları bizden istedi. Kayıtlar güncel olduğu için ve Arif Bey’in tekrar yorulmaması adına, kendi belgeselinde bu kayıtları kullanmak istediğini iletti. Biz Paragon Teknoloji olarak, bu işe gönüllü başlamıştık ve Türkiye’nin kültürel mirası adına bir sosyal sorumluluk projesi olarak yaklaşmıştık. Dolayısıyla hiçbir para talebimiz yahut benzeri bir konumuz olmadı. Hal böyle olunca Arif Bey’e bu konuyu sorduk ve kendisi “kayıtları o kişiye verebileceğimizi” aktardı. Bize düşen pek bir konu kalmamıştı, kayıtları iletmiştik. Bahsi geçen kişi belgeselde benim ve Genel Müdürüm Ufuk Onan’ın isminin geçeceğini, belgeseli de daha sonra bize ileteceğini söyledi. Belgesel geçtiğimiz sene çıktı, ancak defalarca rica ettiğim halde bize belgesel ulaşmadı.
Bazen her şey istediğimiz gibi gitmez. Bazen o çok istediğimiz hedefe ulaşamayız. Çünkü bazen konu, yolun kendisidir. Evet, o tutkuyla hayal ettiğim ve çok çaba sarf ettiğim iş nihayete ermedi belki… Ama Arif Bey ile olan anılarım ve o süreçte elde ettiğim tecrübeler benim için unutulmaz oldu. Kaç kez oldu, bilmiyorum… Ama bana kattıkların için bir kez daha teşekkür ederim Çiçek Arif… Bu projeye dair fikrimi paylaştığımda beni maddi ve manevi olarak destekleyen Paragon Teknoloji A.Ş. Genel Müdürü Ufuk Onan’a, her daim ilham olan Ebru Aksoy’a ve değerli destekleri için Aziz Keskiner’e çok teşekkür ederim.
Arif Bey ile olan anıları içeren bu yazı serisine başlamak benim için zordu, ki buna istinaden yıllar sonra kaleme dökebildim. Ama en zoru bu yazı oldu. Çünkü ne yazık ki 12 Mart 2024 tarihinde Arif Bey’i kaybettik. “Yeni anılar birikir mi?” diye düşündüğüm bir dönemde, ölüm haberini almak benim için oldukça sarsıcı oldu. Çok uzun süredir çeşitli tedaviler görüyordu, ancak hiçbir zaman çalışmayı, yazmayı, okumayı bırakmadığını ben de bizzat görmüştüm onunla çalıştığım süreçlerde. Hatta yeni bir kitap yazdığını da heyecanla telefonda anlatıyordu henüz birkaç ay önce görüştüğümüzde… Bildiğim kadarıyla o kitap basılacak ve bir kez daha Çiçek Arif’in o müthiş anlatım gücünü görmüş olacağız.
Cenazesinde herkesin bol bol yiyip içmesini istemiş ancak öğrendiğim başka bir konu daha var… Arif Bey hastanedeyken doktora ne kadar zamanının kaldığını sormuş. Doktor ise yaklaşık iki saatinin kaldığını ve son bir isteğinin olup olmadığını sormuş. Kitap… Kitap okumak istemiş Arif Bey. Kitabını okumuş, kapağını kapatıp kenara koymuş ve derin bir uykuya dalmış… Bu dünyadan Çiçek Arif geçti, ışıklar içinde uyusun.
Peki ya siz… Sadece iki saatinizin kaldığını öğrenseniz, ne isterdiniz?

Yorum bırakın