GÜNEŞ TOPLA BENİM İÇİN…

2000’lerin başı… Güneşli ve eşsiz bir bahar havası…
Günlerden piknik ve biz ailecek arabadayız. Mersin’in yüksek kesimlerine doğru, Toroslar’ın o eşsiz manzarasıyla yol alıyoruz. Hiçbir dağ manzarası, makiyle harmanlanmış o kayalıkların huzurunu vermedi bana.

Bir kenarı uçurum, bir kenarı dağ yamacı olan o tek şerit yolların çağrıştırdığı keskinlik bugün dahi dipdiri. Bir taraf güvenilir bir dayanak ama bir taraf dipsiz bir kuyu… Hayat bu muymuş? O yolda, her iki tarafın da bilincinde olarak ilerlemek miymiş? Kim bilir?

Ailenin en küçüğü olarak arkada ve tabii ki ortada yerimi almışım. Oturduğum yerden bana düşen manzaralara bakıyorum. Kayalara –bugün dahi– hayretle bakıyorum. Bulutları bir şekle benzetmek de iş mi? Asıl iş kayalarda… O keskin hatlara karşın, yer yer adeta özenle yapıldığını hissettiren yumuşak geçişler ve nice detayıyla büyüleyen kayalar… Ve her detayıyla Akdeniz! Bu yüzden Ankara’dan güneye doğru giderken, Gülek Boğazı ile kendimi “ev”de hissederim.

Makiyle harmanlanmış o kayalıkların arasından ışıldayan kırmızı toprağı fark etmemeniz imkânsızdır mesela. Adına aykırı rengiyle “Buradayım!” der. Çünkü Akdeniz her detayıyla iddialıdır, buradadır. Ona bakmazsınız, onu görürsünüz.

Sanki başlı başına etkileyici bir manzara değilmiş gibi, bir de dağların arasından o uçsuz masmavilik ışıldayarak göz kırpar, olur sana gün büyülü…

Yavaş yavaş inişe geçtiğimizi, değişen bitki örtüsünden ve arabada artan sıcaklıktan anlıyorum. Sol yanımdaki ablam da fark etmiş olacak ki kolu yavaşça çeviriyor ve camı açıyor. İçeriye dolan o tertemiz havaya sıkılmış portakal çiçeği kokusuyla yüzler istemsizce gülüyor. Nazlıdır benim ablam, böyle güzellikler karşısında ise hemen gülüverir. Öyle içten tebessüm ettiği anları çok severdim. O gülüşünü hiç unutmadım.

Arabanın teybinden yükselen Zülfü Livaneli’ye herkes eşlik ediyor. Annemizin adı Seher… “Seher yeli çık dağlara… Güneş topla benim için…” kısmına bir başka vurgu yapılıyor. Hemen sağ yanımdaki ablam, önde oturan annemin omzunu sıkıyor bu anda ve annem gülümsüyor. Babam, neşeli anlarda yaptığı gibi, Zülfü’ye eşlik ederken direksiyona eliyle vurarak tempo tutuyor. Şimdi sorsanız bana, varış noktası neresiydi diye… Hatırlamıyorum. 🙂
Ama o yol, yoldaşlarım, o farkındalıklar… İşte unutulmaz olan oydu. Yolu, yolda olmanın önemini ve yürümeyi ben biraz da o gün öğrendim. Bazen yoldaşlar değişebilir, bazen vazgeçmen gerekir ama bazı yoldaşların –her ne olursa olsun– hiç değişmeyeceğini öğrendim, aile gibi…

Sağ yanımdaki ablam, gördüğü hayvanları bana hemen gösteriyor. O, benim heyecanına ve neşesine hayran olduğum ilk öğretmenim. Çeşitli kuşları gösteriyor, hür ama birlikte uçan kuşları… Şarkı değişiyor ve ‘Özgürlük’ doluyor kulaklarımıza. Sağ yanımdaki ablamın bu şarkıyı daha bir başka sevdiğini vurgusundan anlıyorum. Ben dik durmayı, değer sahibi olmayı, özgürlüğü, hakkı, eşitliği, farklılıkların birlikte güzel olduğunu ve nice güzellikleri biraz da o gün öğrendim.

Ansızın yavaşladı babam, belli ki yol bozuk. Kısa bir endişe korkusu oldu. Arabaya zarar gelir mi? İlerisi daha mı kötü acaba? Ama yola devam ettik. Zülfü eşliğe devam ediyordu, portakal çiçekleri bizimleydi ve bir süre sonra çıktık düzlüğe…
Ben, yol bozuk olsa da yavaşlayınca detayları fark ettiğimi, odaklanmam gereken başkaca güzellikler olabileceğini, elbet düzlüğe çıkılacağını, o anla kavga etmeden o “an”ın içinde olunabileceğini biraz da o gün öğrendim.

Bir yol ayrımı çıkıyor karşımıza. Soldan gidilecekti ama sağa giriyor babam. Bilmediğimiz yol, portakal ağaçları bize güzel gelmiş ve “Acaba?” demişiz. Emin olmasa da babam giriyor o yola. İki tarafımızda da portakal ağaçları sıralanmış. Yol nasıl güzel! Gidiyoruz ama belli bir süre sonra çıkmaza düşüyoruz. Ziyanı yok, geri dönüyoruz. Belki biraz zorlandık, alan dardı ama çıktık neticede. Portakal ağaçlarının arasından geriye döndük ve ilerledik. En nihayetinde o yol ayrımından devam ettik. Başlangıçta iyi görünenin zamanla kötü olduğu anlaşılabilir. Böyle anlarda vazgeçmeyi bilmeyi, geri dönmenin de ilerlemek olduğunu ve güzellikleri yok saymadan ama kötülüğe de daha fazla yer vermeden kendi yoluna dönmeyi ben biraz da o gün öğrendim.
Pişman olmamayı, ders çıkarmayı, güzel yanından bakmayı ve her daim gülümsemeyi de…

Daha sakin bir yolda ilerliyorduk artık. Çeşitli ağaçlar sıralanmıştı iki yanımızda. Yavaş gidiyorduk, sessizdik, huzurluyduk. Bu kez ağaçlara bir başka bakmaya başlamıştım. Birbirinden bağımsız görünümde, binbir farklı türde ağaçlar… Kendi içinde dahi bambaşka dallara, yapraklara ve meyvelere dönüşmüş.
“Hepsi aynı, ağaçlarda portakallar var.” ama biraz dikkat edince her portakalın eşsizliğine takılıyorsun.
Bunca ağacın birbirine adeta saygı duyarcasına büyüdüklerine de hayret ediyorsun; sınırlar korunmuş.
Ben başkasının sınırlarına saygı duyarken kendi sınırlarımı da korumam gerektiğini, farklılıkların büyüsünü, gerçek anlamda öz-saygıyı, duruşu, nezaketi ve zarafeti biraz da o gün öğrendim.

Zamanın bir vaktinde o arabada, Mersin’de ve işte o güzel yolda sonsuz bir yolculuktayız biz zihnimde… Bazen bir şarkıda, bazen bir farkındalıkta, bazen bir kokuyla yahut bir duyguyla o arabada buluyorum kendimi.
Maddi ve manevi mesafeleri yok saymayı, aile olmayı işte böyle öğrendim ben.

Ah bir bilseniz, daha neler var neler…
Ama her şeyi vakti zamanı geldikçe paylaşmayı, yavaşlamayı biraz da o gün ama en çok da bugün öğrendim ben.
Acelemiz yok, heyecanımız yüksek… 🙂

Var olmanın, ilerlemenin, dik durmanın binbir türlü halini yaşıyorum şu aralar… Üstelik pek azı tatlı, olsun.
Öğreniyorum ve ilerliyorum. Ucu görünmeyen bir tünelde görüyorum kendimi, olabilir. Ziyanı yok.
Çıkış olduğunu ve bunun için bu anın bilinciyle yürümem gerektiğini biliyorum.
Ve geçecek, bunu da biliyorum.
Çünkü ben, ucu görünmeyen bir tünelde olsan dahi güneş toplanabileceğini biraz da o gün, o yolda öğrendim.

Yorum bırakın