TURİSTİK TUZ EKSPRESİ Mİ? HADİ!

Haydaaa! Bak sen şu işe… Bu tura katılmaya karar verdiğimde konunun buralara gelebileceğini hiç düşünmemiştim.  

Elimde gitmediğim şehirler listesi ile gidilesi turları arşivlediğim başka bir liste duruyordu. Kriterler belliydi. Günübirlik olacak ve görülmeyen bir şehir olacaktı. Hazırda bulunan turlara göz atınca seçenek birden teke düştü. Çankırı Turistik Tuz Ekspresi…

Sabahın erken saatlerinde gara gitmek için yola çıktığımda karşıdan yükselen güneşle heyecanım da yükselmişti. Mavinin ve grinin hakim olduğu gökyüzü giderek kızarıyor ve gün hareketleniyordu. 

Tam 7.45’te hareket eden bu trenin Mersin-Adana hattında kullanıldığını ve her hafta sonu bu tur için buraya geldiğini öğrendiğimde ayrı bir sevinmiştim. Trenimiz kutsal topraklardan, memleketimden gelmiş. 🙂 

Yol boyu bozkırın çeşitli halinin görüldüğü bir yolculuktu bu. Mevsim gereği yer yer boz, yer yer yeşil renklerin hakim olduğu bir cümbüş karşılıyordu bizleri… Çankırı’ya yaklaştıkça Kızılırmak kıyısından geçildiği anlarla görüntü başkalaşıyor. Suyun her hali ayrı bir huzur benim için…  

Turlarını sevdiğim Geziland Tur ile çıkmıştım bu yola… Geziland Arif Bey’den öğrendiğim kadarıyla bu tur belediyenin bir projesiymiş ve her adımını da ayrı ayrı planladıklarını anlattı. Haklıydı, daha trendeyken bizzat deneyimlemiş oluyordum. Üniversite öğrencilerinin canlı müzik performansı, Çankırı’da fosili bulunan Kılıç Dişli Kaplan kostümü giyen Tuzi ve dağıtılan kahvaltı ile detaylar başlamıştı. 

Trenden inerken yöresel kıyafetler ve canlı müzik performansı ile yarenlerin gösterisini izlemek ise heyecanı oldukça yükseltmişti. Dansa katılan yolcular ile hareket artmış ve ortaya oldukça renkli görüntüler çıkmıştı. 

Sonrasında süreç yine oldukça planlı ve nizami şekilde ilerledi. Her acenteye ayrılmış otobüsler ve her otobüse özel iki adet rehber bizi bekliyordu. İlk durak Tuz Mağarası! 

Göreceğimiz tuz damarının devasa olduğunu, Azerbaycan’a kadar uzadığını öğrenmemle daha iyi anlamış oldum. Geçtiğimiz ve gözümüzün görebildiği uçsuz bucaksız bu düzlükler, tuz yataklarına sahipmiş yani kendi deyimimle Çankırı Tuzlukları. 🙂 

Her şehrin kendine has dokusu vardır, Çankırı bozkırı ise bir Nuri Bilge Ceylan filminin sahnesine bakıyormuşum hissi yaratıyordu. Bunda puslu havanın da etkisi elbet vardı. Yol üstünde minik bir göl gördük, adı Bakkal Gölü imiş. Bak-kal… Bu uçsuz düzlükte küçük ve pek de beklenilmeyen bir su varlığı, isim olarak da çok uzaklara gidilmemiş… 🙂 

Şehir merkezinden yaklaşık yarım saatlik bir otobüs yolculuğu ile mağaraya varmıştık. Mevcut rehberlerimize ek olarak bizleri yine burada başka bir rehber kaşılıyordu. Bu devasa mağaradan halihazırda yemeklik ve çeşitli amaçlarla kullanılmak üzere tuz çıkarımı yapılıyormuş. Buna ek olarak KOAH, astım vb. hastalıklar için anlaşmalı özel bir hastane ile sağlık turizmi de gerçekleştiriliyormuş. 

Turizme açılan kısım oldukça büyüktü, giriş madencilerden esinlenilerek yanlar ve tavanlar ahşap kalaslarla dizayn edilmiş. Girdiğiniz anda aldığınız havanın tazeliğini ve bulunduğunuz alanın devasalığını hissediyorsunuz. Tavandan damlayan sularla oluşan gölcüğe elimi daldırdığımda elimdeki gergin ama pürüzsüz yapı ile mağaraya dair dokusal keşifte mümkün oldu. Mağara içinde tuvalet, küçük kafeler, canlı müzik noktası, çeşitli oturma alanları ve bir de gölcük yer alıyor. 

Turizme açılan kısım oldukça büyüktü ancak mevcut çalışma alanının neredeyse çok küçük bir kısmına tekabül ettiğini öğrenince büyüklüğünü bir kez daha hissettim. Mağarada kısa bir serbest zaman tanındı, adımlarımı yavaşça atıp detaylara bakarak geçirdim. İçerinin o şifalı havasıyla ruhumun da hafiflediğini hissettim. 

Süre dolunca otobüslere geçildi ve şehir merkezine doğru yola çıkıldı. Hava kapalı gibi görünüyordu ama ona da hazırlıklılardı, yağmurluklar hızlıca dağıtıldı. Sırada öğle yemeği vardı. Öğreniyorum ki, belediye çeşitli mekanlarla bir anlaşma yapmış. Normal şartlar altında, mekanlarda yapılmayan ve genellikle evde yapılan coğrafi işaretli yemekleri bu tur için yaptırıyormuş. Mezelerle donatılan bir sofra bizi bekliyordu. Tutmaç çorbası, sarımsaklı et, pirinç pilavı, tuzda tavuk ikramı, kızılcık şerbetli gazoz ve tatlısıyla şahane bir menüydü. Oldukça doyurucu porsiyonları ve lezzetli yemekleri ile yine beklentimin çok üzerindeydi.

Yemek sonrası hızlı bir şekilde şehir turuna geçiyoruz. İlk adım Ferit Akalın Radyo ve İletişim Müzesi… Bölgenin önemli isimlerinden elektrik-elektronik çalışmaları ile tanınmış kişi Ferit Akalın. Şimdilerde Seferihisar’da yaşıyormuş ancak bölgede bilinmesinin dışında farkında olmadan neredeyse tüm Türkiye’de hikayesini izlemiş. Nereden mi? Vizontele’den. Yılmaz Erdoğan’ın babası zamanında Çankırı’da görev yapmış ve Yılmaz Erdoğan’da o dönemden Ferit Akalın’ı biliyormuş. Hikayede ne Çankırı ne de Ferit Akalın detayı olmamasına Ferit Bey’in kendisinden ziyade çocukları içerlemiş ve dava açmışlar. Davayı da kazanmışlar, bu konu müzede bu şekilde anlatılıyor.

Müzenin içeriği oldukça zengin, haberleşmenin binbir çeşitli aleti, aracı ve şekli bulunuyor. Çankırı ağzının dinlenebildiği bölümler, Ferit Bey’in nice çalışması ile oldukça interaktif ve zengin bir içeriğe sahip… Yine bu müzede de başka bir rehberin yer aldığını ve ilgiyle anlattığını belirtmem gerek.

Şehir turunda gezilecek rotalar birbirine yakın, dolayısıyla bu kısımları yürüyerek keşfediyoruz. Gezimiz; Kültür Evi, Tarihi Çamaşırhane, Çankırı Müzesi, Ulu Cami, Çivitcioğlu Medresesi Buğdaypazarı Medresesi ile devam etti. Her birinde bizi güleryüzle karşılayan bir rehber bulunuyordu. Tarihi ve kültürel dokunun korunduğu bu yapılar ile Çankırı’yı yakından tanıma şansım oldu. Her müzede var olan dokuya ek olarak eski gelenek ve göreneklerin yaşatıldığı görsel çalışmalar ile adeta o dönem canlandırılmış. Çankırı Müzesi’ndeki doğa tarihi kısmı ise ayrıca ilgimi çeken yerdi, buradaki fosiller ilgilileri için keşif konusu, özellikle kılıç düşlü kaplan… 

Çankırı’yı tarihi sokaklarını arşınlayarak tanımak keyifliydi ama böyle anlarda bir kahve de iyi giderdi. Hazımiye Gazozcusu ve İmaret Kahvecisi bunun için biçilmiş kaftan! Sokağa atılan küçük masa ve taburelerle Çankırı’dan kopmadan kahvemizi içtik ve zengin çeşide sahip gazozlardan tattık. 

Yol üstünde bir demirciler çarşısına girdik. Bu kısmı gördüğüm şekilde fotoğraflamak isterdim ya da kelimelere dökmek isterdim ama ne yazık ki yetersiz kalıyor. Sanki dünya kurulduğundan bu yana orada demir işi ile uğraşılmış ve yapılara eskinin köhneliği değil gücü sinmiş. Simsiyah duvarları yarıp tüm yeşilliği ile süzülen o otlara ise dakikalarca bakılırdı. O sokakların sadece demirciler çarşısı değil, uzun uzun bakma isteği yaratan sokakları ve evleri de vardı. 

Trene doğru geçerken Arif Bey’in teklifi üzerine dondurma yemek isteyenlerle ayrı bir noktaya doğru ilerledik. Buraya giderken hayatımda gördüğüm en ilginç üst geçitten de geçmiş oldum. Sosyal medyada Mimar Selim Bey’in yapmış olacağını üşündüğüm bu yapı zaten zamanında sosyal medyada da epey konu olmuş. Yani ne kadar tarif etsem az kalır, görmek lazım ya da Google it! 🙂 Yamuçlar Dondurmacısı’ndan bal badem ve incirli cevizli dondurma da önerilir. 

Trene bindiğimizde gün boyu yanımızda olan o güler yüzlü rehberlerin ardımızdan el sallamasıyla artık Ankara’ya dönüş başlamıştı. Çankırı… Keyifli olacağını biliyordum ama bu kadarını bilemezdim. Mesela bir şehre gidip bir kilogram tuz alacağımı hiç düşünmezdim. 🙂 Tarihi, kültürü, doğası, yemekleri ve tuzu… 🙂 Ama en çok da şehrine sahip çıkmış o sıcak insanları ile oldukça keyifli bir tur olmuştu. Nicelerine… 🙂 

Yorum bırakın