Zamanla Yerİnİ Seven Çİçekler 

Alışıyorum dedim içimden. Yerini zamanla seven çiçekler gibi ben de alışıyorum kendime. Hayret duygumu yitirmeden şaşırmamaya gayret ediyorum mesela. Yahut hırsa yenilmeden azimle ilerlemeye çalışıyorum. Şu sıralar spesifik dünyevi isteklerden ziyade değerler ve bir de onların tanımları var aklımda. İyilik, kötülük, doğruluk, cesaret, cüret ve de sadakat… Tüm değerler kati suretle istikrar mı ister? Birine kötü demek için toplama mı bakacağız yoksa tek bir yanlış her şeyi silip atacak mı? Affetmek ya da affedilmek nerede başlıyor ve nerede bitiyor? 

Düşüncelere dalmışken yanımdan geçen birinin “Burası Ankara gibi değil, değil mi?” sorusuyla bulunduğum yeri fark ettim. Şayet Ulus’a gelmediyseniz, burada birkaç gün gezmediyseniz üzgünüm ama Ankara’yı keşfetmiş sayılmazsınız. Üstelik sinir olurum böyle cümlelere ama gerçek! Ayağınızı bastığınız anda yavaşlıyorsunuz. Nefes kesen dik yokuşları ile hızla hareket kabiliyetiniz güçleşir. Ama konu yokuşlar değil, gözünüzün alabildiğine sunulan zengin dokusuna karşın hızla yürümek de istemezsiniz.  Her defasında farklı bir detayıyla hem anın içinde hem de çok ötesinde bulurum kendimi.  

Dönemin mimarisini aksettiren o puslu renklere sahip sokaklar, hanlar ve memur binalarıyla Cumhuriyeti iliklerime kadar hissederim mesela… Neredeyse adım başı karşıma çıkan ve keşfi bekleyen müzeleri ayrı bir gezi konusudur sonra… Her bir hana birkaç saat ayırmazsam eksik kalırım hatta… 

Merkezden biraz yukarıya, Kale’ye doğru çıktıkça daralan sokaklarıyla o tarihi ve kültürel dokuda daha çok sarmalanırım. Eski ama eskimeyen hanlarına daldığımda zamanın bir başka evresinde hissederim kendimi. El emeğinin hayat bulduğu binbir çeşit dükkanları vardır. Dükkanlarda daima sıcak bir gülümsemeyle karşılayan insanlar bulunur. Her biriyle tadı damağımda kalan kısa bir sohbet etmeden geçemem. Rengarenk takılar, seramik atölyeleri, hediyelik eşyalar, ipek kumaştan eşarplar, bakırcılar, sahaflar ve sesi ile cezbeden müzik evleri… Plaklardan yükselen her sesle girdiğim o müzik evlerindeki külliyatı incelemek dahi büyüleciyi gelir bana. Her handa kahve içilecek şahane mekanlar da vardır mutlaka. Saatlerce oturabilirim tek başıma ya da bugün olduğu gibi bir dostla… 

Zamanı farklı hissettirir dedim ya Ulus, ondan mütevellit muhabbetin kıvamı da katmerlidir. Ama bazen karşılıklı susulur. Gözler dalar geçmişle geleceğin birleştiği bu mekanda. Ne geçmiştesindir ne gelecekte… An vardır bir de ana dalan gözlerin. 

Tam bu anda tavandan yere damlayan sularla oluşan bir gölcüğe ilişti gözüm. Su akıp yine yolunu bulmuş ama o su artık eskisi gibi değil. Ulaştığı noktada bulanmış. Şüphesiz o damlanın ilk hali öyle değildi… Berrak ve ışıltılı bir haldeydi ve süzülerek ulaşacağı noktada kendini bir bulanıklığın karşılayacağından habersizdi belki de… Zamanla durulacaktı elbet bulanıklık ve su yine saflığına erişecekti. Bir şekilde… “Hadi kalkalım…” dedik ve daha önce geçmediğimiz yolları seçtik.

Koku hafızasını bilir misiniz? ‘Burnumun dikine’ gitmeye karar verdiğim bir dönemde tanışmıştım Hocam Vedat Ozan’la… Ve ondan sonra da koku bende hep ayrı bir ilgi konusu olarak kaldı. “Bir odaya girip o odanın duvarındaki bir resmi veya nesneyi tesadüfen görmemiş olabiliriz ama aynı odadaki kokuyu es geçmemiz, atlamamız imkânsız. Bu, kaçınılmaz bir uyaranla karşı karşıyayız, demek.” der Vedat Hocam. Öyledir ve şimdi yürüdüğüm bu naftalin kokulu sokaklarda anıyorum onu. Yıl 2025 ve yer Ankara… Buradayım ve bu anı iliklerime kadar hissediyorum ama aynı zamanda 2000’li yılların Mersin’inde de atıyorum bu adımlarımı, işte bu naftalin kokusuyla…

Plaktan yükselen Sezen’in sesine kapılıp giriyoruz o sevdiğim kahvecilerden birine. Giriş kısmında oturup sokağı seyrederek de kahveyi yudumlayabilirdik ama üst katı efsane! O eski Ankara evlerinden bir kahveci burası… Gıcırdayan ahşap merdivenlere yöneliyoruz. Birkaç adımla işte Ankara ayaklarımızın altında… Kale içinde gizli bir mabed gibi… Sokaklar arasında bulunduğun yüksekliği hissetmiyorsun ama şimdi bu terasta, Ankara tam da karşında… Geriden gelen Sezen ile yine zamanla ahenk içinde yaşanan anlardayız. 

Bundan aylar önce Ulus’a geldiğimde hava griydi, akşamına inanılmaz bir kara yakalanmış ve eve zor gitmiştim. Üstelik ilerleyen günlerde ise hatrı sayılır miktarda hayal kırıklığı yaşamıştım ve Tanrının dizlerinde bulmuştum kendimi. O hayal kırıklıklarına hazırlamıştı sanki beni Ulus. Gerçi şimdi de başka açılardan sınavlardan geçip gelmiştim. Bir de çok değil, bir gün öncesinde ciddi bir kaza tehlikesi geçirmiş ve ‘kıl payı’ demiştim. Ama insan böyle anlarda hissediyor geliştiğini… O zaman söylenmeyi de bırakıyor ve ışığın girmesine izin veriyor. Üstelik eskisi gibi huysuz bir edayla değil, bilakis gülerek ve içten! 

Şimdiyse gökyüzü açık, bulutlar var ve güneş yerinde. Bulutlara gözüm dalmışken, süte karışan kara bir damla belirdi gözümde. Yavaşça yayılıyor, başta tüm karalığıyla karşımda ama zamanla dağılıyor ve grileşiyor. Yeteri kadar karıştıktan sonra söylemeseniz fark edilmez dahi. Ama bilmek yok saymaya yetmiyor çünkü o süt eskisi gibi değil. Kara damlanın bilinciyle yeni süt damlası mı eklemek gerekiyor? Cevaplar hem çok açık hem de sınırlar belirsiz… 

Hayat biraz da böyleymiş. Hiç hesapta olmayan konularda, üstelik çok büyük sözler sarf ettiğin kelimelerin prangasında bulabilirmişsin kendini. O sonsuz seçeneklerde, sınırların nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremediğin hududlarda bir anlam bulabilirmişsin.

Kimse sınavların kolay olacağını söylemedi, kabul. Fakat her defasında “yok artık!” dediğim konuların “var artık!” olduğunu gördüm. Ne istediğini, ne istemediğini, sınırlarını, değerlerinin derinliğini, kendini, çiçeklenen tomurcuklarını ve su bekleyen topraklarını insan biraz da böyle öğreniyormuş. 

Şimdi o bulanık su duruldu, biliyorum. Süte çalınan karayı da görüyorum, üstelik nasıl devam edileceğini de biliyorum. 

Alışıyorum dedim içimden… Kendime, yollara, kokulara, hatıralara ve hatta hayal kırıklıklarına… Ama bu kez, alışmak kabullenmek değil, derinleştikçe daha çok sevmek anlamına geliyor. Yerini seven çiçekler gibi ben de kök salıyorum bir süredir. Aynı toprağın içinde, farklı zamanların izlerini taşıyarak… Ama aynı zamanda kanatlarımın da giderek güçlendiğini hissederek… 

Belki de mesele, her şeyin berrak olmasında değil… Bulanıklığı da griyi de kabullenebildiğimizde, yaşamak dediğimiz şey biraz daha gerçek oluyor. Cevaplar hâlâ muğlak, yollar hâlâ sarp… Ama artık yürürken yalnızca ayak izlerimi değil, ardımda bıraktığım kokuyu da fark ediyorum. Ah Ankara! İnsan ‘gri’yi başka nerede benimseyebilirdi ki zaten? 🙂

Kale’nin bu yüksek terasında, karşımda uzanan Ankara ve içimde uzayan geçmiş arasında bir denge kuruyorum. Ne o günkü gri havadayım ne bugünkü açık gökyüzünde… Sadece buradayım. Önümdeki kahvem soğuyorken, içimdeki yol biraz daha ısınıyor ve çiçekleniyor.

Ve şimdi biliyorum; her yokuşta biraz daha ben oluyorum, her dar sokakta biraz daha özüme yaklaşıyorum. Artık hızla yürümüyorum çünkü aceleyle geçilecek bir şey değil ki bu hayat. Tadına vararak, durarak, şaşırarak… Ama en çok da kendime sadık kalarak yürümeyi seçiyorum.

Yaşananlara şükranla göz gezdirirken, bir sonraki anın sonsuz seçeneklerinin heyecanını taşıyorum. 

E hadi selametle… 

Yorum bırakın