PORTAKAL ÇİÇEKLERİ, GRİ GÖKYÜZÜ VE SONSUZ MAVİ…

Bazen bir cümle size tüm hayatınızı sorgulatabilir ve bu cümle genellikle hiç beklemediğiniz anda gelir.
Ellerini ‘çıplak’ kalan kollarıma koyup “Çok güzelsin kızım ama günah işliyorsun. Hem de çok büyük günah…” demişti o teyze. Devamında söylediği cümleler vızıltı gibi geliyordu… Onun sesi giderek uzaklaşırken, yıllardır adeta bir kas gibi geliştirdiğim o politik gülümsemem o anı sadece idare ediyordu. Söyledikleri çok açıktı, yüzyıllardır süren o toplum baskısının süzülmüş cümleleriydi.


Hayattan, doğadan, yemeklerden, hayvanlardan sevgi dolu konuştuktan sonra böyle bir vedalaşma anını asla beklemiyordum. Binbir renkli çiçeklere bakıp farklılıklarına hayran olurken, insanlar birbirindeki farklılıklardan neden bu kadar rahatsız diye düşünmeden edemiyordum.


Toplum baskını bir maskeye benzetiyorum: Yüzlere yerleşen, yaşlı ve çirkin bir adam gibi! Kim bu baskı ile hareket ediyorsa, gözümde yüzüne birden bu maske yerleşiyor. Bazen komik oluyor, ama her zaman değil…


İyi de bu cümleleri biliyorsun, kendini zaten biliyorsun, peki sen neden bu kadar sarsıldın Figen? İşte hikaye burada başlıyor…

O cümlenin iç dünyama ayna olmasına izin verdim. Çünkü konu ne teyzeydi ne de bahsettiği günah dolu izlenimim… Konu bendim; bende çağrıştırdığı konular ve keşfedilmeyi bekleyen farkındalıklardı.

Şayet bir toplumda azınlıksanız, mutlak suretle bunun ağırlığını hissediyorsunuz. Beklemediğiniz anda gelen o bakış, o söylenen söz, içimde bazen bir yankı bırakıyor. Bu yankı sadece geçmişin yükünü hatırlatmakla kalmıyor; aynı zamanda kendi sınırlarımı, kendi değerlerimi ve kendi özgürlüğümü sorgulamama sebep oluyor. O anda fark ettim ki, öfke ya da kırgınlık değil, hayret ve hayranlıkla karışık bir his taşıyorum. İnsanlar neden farklılıklarıyla yargılanır, neden sevgi dolu anlar bir anda baskıya dönüşür?
Bu soruların cevabı belki de hiçbir zaman tam olarak gelmeyecek, ama önemli olan içimde bir yerlerde bu sorulara yer açabilmek. Ve o yer, beni kendime biraz daha yakınlaştırıyor. İşte o yüzden teyzeden gelen cümle, bana sadece bir “günah” anlatmıyor; bana kendimi tanımam, sınırlarımı bilmem ve kendi renklerimde var olmam gerektiğini hatırlatıyor.


Şayet bir toplumda azınlıksanız, çoğunlukla kendinizi açıklamak zorunda hissedersiniz. Ama bir süre sonra durum değişir. Çünkü yerine göre sessiz kalmak, sadece gözlemlemek ve sonra kendi doğrularınızla dans etmek… İşte bu, en özgür haliniz olabilir.

Bir yerden ayrılacağın zaman artık gittiğin yer hakkında konuşmalısın, bıraktığın yer hakkında değil. Bu öğretiye kulak vererek veda anını “şimdilik” bıraktım. Ve yola odaklandım. 

Sonbaharın ilk serinliğiyle buluşmak üzere Akdeniz’e doğru yola çıktım. Güneş hâlâ sıcak ama ışığı biraz daha yumuşak, gökyüzü biraz daha derin. Yol boyunca gördüğüm portakal bahçeleri, makiyle harmanlanmış kayalıklar ve toprağın iddialı duruşu bana yıllar öncesindeki o çocukluk yolculuklarını hatırlattı. O zaman da böyle bakardım, detaylarda kaybolur, her ağacın, her taşın, her kuşun farkını görmeye çalışırdım.

Yol boyunca zihnim kendi içinde dönüyor: hayatın karmaşıklığı, sınırlar, seçimler, küçük hayal kırıklıkları, belirsizlikler, hayaller, gerçekler ve beklenmedik sevinçler… Bazen acıtıyor, bazen gülümsetiyor ama her defasında bana kendimi biraz daha tanıma imkânı veriyor.

Denizin sesi ve hafif rüzgar, bu sorgulamaları yatıştırıyor. Derin bir nefes aldığımda, hayatın bulanıklığını, insan ilişkilerindeki ince çizgileri ve zaman zaman kaçınılmaz yalnızlığı hissediyorum. Ama bu kez farklı; içimde bir hafiflik, bir umut var. Çünkü bazen bir manzara, bir koku, bir müzik… hepsi karmaşayı anlamlı hâle getirebiliyor.

Sonbaharın gölgesinde yürürken fark ediyorum ki, hayat bazen bulanık, bazen gri ama her zaman yaşanmaya değer. Bir yol ayrımına geldiğinde, zamanla hangi yolun doğru olduğunu anlayacak, bazılarını bırakacak, bazılarına sıkıca sarılacaksın. Ve en önemlisi, tüm bu yolculuk boyunca hem kendine hem de etrafındaki güzelliklere saygı göstereceksin.

Gözlerimi kapattığımda portakal çiçeklerinin kokusunu, dağların sessiz ihtişamını ve denizin derin mavisini hissedebiliyorum. Tüm bu detaylar bana hatırlatıyor: Hayat bazen beklenmedik ama her zaman öğretici. Her yokuş, her dar yol, her çıkmaz bana bir şey öğretiyor; bazen sabretmeyi, bazen vazgeçmeyi, bazen de anı olduğu gibi yaşamayı…

Ve sonunda biliyorum ki, umut hâlâ var. Belirsizlik hâlâ önümde, ama korkmuyorum ve hayatın hakkını vererek yürümeye devam ediyorum. Çünkü bazen bir manzara, bir müzik, bir an, bir dost… Hepsi yeter. Öyle değil mi uzaklardaki yakın arkadaşım? Ne demiştik o filmde geçen replik gibi… 

“Sen bana yemek pişirirsin, ben senin için dans ederim Nikomu.
Arkadaşın Figen…”

Yorum bırakın