PUS

Kayboldum! Issızlığın ortasında pusun içindeyim. Ormanın ortasında yaklaşık 3 saattir yürüyordum ve sonunda kendimi bu düzlükte buldum. Ne diye tek çıkmaya karar verdim ki bu yola? Aslında kendime kızamayacak kadar da huzur doluyum. Bildiğim ormanda bilmediğim yollar keşfedince, “o kadar da bilmiyormuşum” dedim. Ve o kadar da fena değilmiş bu kaybolmak… Yeniyi keşfetmek korkuyla beraber, merak da getirdi, neşe de getirdi ve bir başka yeni yola girme cesaretini de verdi. 

Her zaman geldiğim bir kamp alanıydı burası. Aslında kamp kuralları açısından pek de tercih edilmeyen bir vakitte, güneşin dağlar arasında gözden kaybolmaya yüz tuttuğu saatlerde gelmiştik. Önceliğimiz yerleşim ve kahveydi. Her zamankinden kalabalık bir ekiple gelmiştik ve bu sayede hızlıca yerleşmiştik. Kahve kokusunu aldığım anda gevşemiş ve kendimi evimde hissetmiştim, doğa ananın kucağında…

Sabah ilk uyanan ben oldum ve her zamanki rotayı şöyle bir turlamak istedim. Yürürken daha önce sapmadığım bir yol, güzel göründü gözüme… Şu masal kitaplarındaki eşsiz güzellikteki orman yolları gibi… Hani kitap kapağında yahut sayfa aralarında yer alan orman yolu resimleri vardır. Tam öyle bir yol… Ormana bu kadar sık gelip de bu kadar simetrik bir yol gördüğümü hatırlamıyorum. Doğa betimlemeleri simetri üzerine kuruluydu, bütün belki öyleydi ama odağı daha küçük bir alana getirince gerçek bundan çok başkaydı. Bu yüzden nerede orman içinde düzensiz bir şekilde kendine yön veren bir ağaç görsem, uzun uzun hayranlıkla bakarım. Oysa bu yol tam da o betimlemelerdeki gibiydi. Ağaçlar peşi sıra devam ediyordu patika boyunca karşılıklı, otların boyları belli bir simetride dalgalanıyor ve patika eşsiz bir helezon çizerek önümde uzuyordu. “E hadi o zaman,” diyerek devam ettim. 

Daha birkaç adım atmıştım ki karşıma çıkanı işaret saydım. Yolun doğruluğunu teyit edercesine yerde öylece duran alakarga tüyünü aldım ve yürümeye devam ettim. Yürüdükçe dinginleşiyorken, bir anda geçmişten bir an hortladı zihnimde… Belli ki bitmemiş o kavga, sürmüş bugüne dek. Neden yahu, dedim? Şimdi nereden çıktı bu? Adım atmaya devam ettim… O an, başka başka isimleri ve başka kapanmayan anları getirdi, bir zincir gibi… Bir şey yapmak için çabalamadım. Adımlarımı attım, sorularımı sordum kendime ve anlamaya çalıştım. Adım atmaya devam ettim, o esnada çıplak gözle görebileceğim kuşlar var mı diye bakındım. Adım atmaya devam ettim ve peşi sıra olmasa da yavaş yavaş geride kaldı anlar, isimler… Adım attım, kimisi tatlıya bağlandı. Adım attım, kimisi sessizce uğurlandı. Adım attım, ayağım bir taşa takıldı. Durdum. 

Yakından gelen su sesine doğru ilerledim. Birkaç adım sonra gördüğüm böğürtlenlerden bir avuç kadar topladım ve nehir kenarına doğru ilerledim. Nehrin kenarına oturmak için hamle yaparken ayağım kaydı ve nehre biraz toprakla beraber irili ufaklı taş parçası karıştı. Daha güvenli olduğunu düşündüğüm bir yere hızlıca oturdum. Ancak az önceki yerden büyükçe bir taşın da sürüklenmesiyle su bulanıklaştı, bulanıklığa odaklandım bir de suyun sakince akışına… 

İsimler, anlar, beklentiler… Su akıyordu… 

Kayıplar, kazançlar, hesaplaşmalar… Su akıyordu… 

Bitmeyen kavgalar, hayaller, hayal kırıklıkları, sürprizler… Su akıyordu… 

İç içe geçen duygular, yalnız duygular, hesapta olmayanlar, gerçekler… Su akıyordu… 

Sorular, cevaplar, zaman… Su akıyordu… 

Ve berraklaşıyordu… O berraklıkla dalgalanan su yüzeyinde kendi yansımamı fark edince irkildim. Sonra gülümsedim; yansımam, berrak su, dinginlik… Su akıyordu… Su akıyordu ve ben kalktım. Bu kez daha sakin attım adımlarımı ve yola devam ettim. 

Her adımla geride kalanlara şaşırırken büyük baştankaranın sesiyle güldüm. Ötüşü bana “hiçyokhiçyok… hiçyokhiçyok…” der gibi gelir her defasında. Ve her defasında ben de sesli söylerim. Geleneği bozmadım. Yola devam ettim.

Her adımla çıktığım bu yol için kendimle gurur duydum. Yürümeye devam ettim. Ve ansızın önümde uzayan düzlüğe hayretle ama bir o kadar da bilircesine baktım. Bu geniş platoyu önce bulunduğum açıdan izledim, güneşin henüz tepeye çıkmaması ve bulunduğu açı nedeniyle yer yer puslu görünüyordu. Pus etkisiyle uçsuz bucaksız bir görünüme sahipti ama yukarıda görünen dağ zirveleri bir fikir veriyordu. Belki uçsuz bucaksız değil ama alabildiğine uzuyordu bu düzlük… Sisten oluşan görüntü bana deniz gibi görünüyordu, gri bir deniz… Yürümeye devam ettim. Sisle birlikte zaman algım biraz karıştı ama adımlarımı atmaya devam ettim. Ve sonra durdum. Karşıma çıkan kırmızıya çalan kiremit rengi kapıyı gördüm. Durdum. 

Atacak adım kalmadı. Duruyorum. 

Dönmek? Seçenekler arasında değil. Duruyorum. 

Önümde açılmayı bekleyen bir kapı var. Duruyorum. 

Biliyorum. Sessizlik, huzur… Duruyorum. 

Issızlığın ortasında pusun içindeyim. Önümde bir kapı var, içimde bu sonsuz düzlük gibi bir huzur. 

Başta kayboldum sandım, oysa bulmuşum; şimdi anladım. 

Başta sıkılırım sandım, oysa huzurun sessizliğiymiş; şimdi anladım. 

Başta zorlamam gerek sandım, oysa her şeyin bir vakti varmış; şimdi anladım. 

Başta kapıyı açmam gerek sandım, oysa konu kapı değilmiş; şimdi anladım. 

Başta pustan korkarım sandım, oysa sis de manzaraya dahilmiş; şimdi anladım.

Yorum bırakın