ZAMANIN GENİŞLEDİĞİ YER

Kayalara hiç dikkatle baktınız mı? Manzaranın bir parçasına bakar gibi değil yahut pareidoliadan da söz etmiyorum, bir tabloyu inceler gibi baktığınız oldu mu hiç? Zamana meydan okuyan, rüzgarla aşınıp o benzersiz şekli alan ve almaya devam eden kayalar… Daha yakından bakarsanız girintili yüzeylerini fark edersiniz. Kimilerine toprak dolmuş, kimi yerlerinden hayata meydan okurcasına ot bitmiş ve rüzgarda ahenkle sallanıyor. Belki bir karıncanın hızla yuvasına doğru yol aldığını fark edersiniz ve sonra düşünürsünüz. Kaç bitkinin, kaç hayvanın, kaç canlının izini taşıyor bu kayalar? 

Sonra yosun tutmuş bir yerini görürsünüz ve düşünmeye devam edersiniz. Bu kez pürüzsüz bir yüzeyini fark edersiniz; o yüzeyin ardına bakarsınız, rüzgarı anlamaya çalışırsınız. Biraz daha geriye çekilirsiniz, bakmaya devam edersiniz; kayanın bulunduğu yere, başka kayalara ve toprağın rengine… Şayet Çorum’daysanız toprağın rengini es geçmeniz mümkün değil. Boz kahverengiden kızıla ve kızıldan kırmızıya çalan rengiyle adeta görsel bir şölen sunuyor. Yol boyu sağlı sollu uzanan kızıl bozkır ve üzerindeki kayalara bakarken ülkenin coğrafyasına bir kez daha hayran kaldım.

Yer yer oluşmaya yüz tutmuş peri bacaları ve henüz fikir aşamasında olan ama yıllar sonra -büyük bir dış etken olmazsa- yüksek ihtimalle oluşacak ve tüm haşmetiyle kızıl bozkırın ortasında kendine yer bulacak peri bacalarıyla hem zamanda ilerlemek hem de geleceğe dair düş kurmak mümkün. Bölgedeki Hitit kalıntılarını düşününce geçmişin izini sürerken de buluyor insan kendini. 

Hititlerin Bin tanrılı şehri Hattuşa’da adımlar ilk önce dilek taşı ile kesişiyor. Mısır’dan geldiği söylenen bu taş, bölgede sağlam kalmış nadir objelerden biri. Dilek, umut, o umutlara bağlanan nice hayal yüzyılların değişmeyen konusu olsa gerek… Sıradan bir taş gibi görünür; yeşil rengiyle göz kamaştırır ama onu asıl özel kılan hikâyesi ve yüzyıllardır oradaki tanıklığıdır. Kim bilir, yüzyıllar önce ondan ne diledi insanlar? Kimler dokundu? Hangi olmazları duydu? Ve umut olarak ona dokunuldu… Yüzyılların tanığı ve binlerce, hatta milyonlarca dileğin taşıyıcısı… “Biraz daha dileğe yeri vardır” diyerek dokunmadan duramadım. 🙂

Bu kadim şehirde gezerken pek çok kalıntı görüyor insan, tahribat bazen hayal etmeyi güçleştiriyor ama yine de etkileyici olduğu bir gerçek. Tanrıların yeni yılı kutladıkları yer olduğu söylenen Yazılıkaya ise güneşi son derece etkileyici bir noktadan karşılıyor; bu tepede güneşe bakarken ‘Hitit Güneşi’ne baktığını hissediyor insan. Fırtına Tanrısı Teşup ile Arinna’nın Güneş Tanrıçası’na adanmış olan Büyük Tapınak, aslanlı kapı, kırmızı yazılarla dolu tünel, kralların yaşam alanı Büyükkale, Büyük Hitit Kralı II. Şuppiluliuma’nın yaptığı işleri anlatan yazıtın bulunduğu Hiyeroglifli Oda, antik kente birkaç kilometre mesafedeki Boğazköy Müzesi ve nice detayıyla tarih meraklılarının görmek isteyeceği türden bir destinasyon.

Çorum’a dair son bir diyeceğim, hatta küçük bir itirafım olacak; leblebinin binbir hali olduğunu bilmiyordum. Leblebi ile güçlü bir marka hikayesi kuran Çorum, bununla da yetinmemiş; sanki leblebiyle yapılabilecek ne varsa denemiş, çeşitlendirmiş, çoğaltmış. Biz de payımıza düşen çeşitleri yanımıza alıp yola devam ettik.

Birkaç saat sonra, büyüklüğüyle beni şaşırtan Samsun’a giriş yaptık. Şehre yaklaşırken artan yoğunluk, katman katman yükselen yapılar ve o tanıdık şehir ritmi bana Ankara’nın girişlerini anımsattı. Bir Karadeniz şehrine değil de, iç Anadolu’nun ortasında büyüyen bir metropole yaklaşıyor gibi hissettim bir an.

Oysa bu şehir, M.Ö. 3. yüzyıla uzanan anlatılarda efsanevi Amazon kadın savaşçılarının yaşadığı yer olarak geçiyor. Bugün merkezde yükselen Amazon Heykeli ve yıl boyunca düzenlenen festivaller, bu kadim hikâyeyi canlı tutma çabasının bir parçası gibi.

Ama Samsun’un hafızası yalnızca mitolojik anlatılarla sınırlı değil. Samsun Kongresi ile Cumhuriyet tarihinin en kritik eşiklerinden birine ev sahipliği yapmış bu şehirde, geçmişe tanıklık eden pek çok durak var. Yine de içlerinden biri var ki, hem simgeselliği hem de yarattığı etkiyle öne çıkıyor: Onur Anıtı.

Şahlanmış atı üzerinde tasvir edilen Mustafa Kemal Atatürk heykeli; yalnızca büyüklüğüyle değil, taşıdığı hareket duygusuyla da insanı durup bakmaya zorluyor. Bu zamana kadar gördüğüm en etkileyici, en devingen Atatürk heykellerinden biri. Sanki bronzun içinden bir an sonra ileri atılacakmış gibi…

Kaidenin ön yüzünde ise Nutuk’un girişine gönderme yapan o ifade yer alıyor:

“Vatanda Millî Mücadeleye başlamak için Gazi 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıktı.”

Minnetle, saygıyla…

Şehrin içinde dolaşırken ise dikkatimi çeken başka bir şey oldu. Eski bir tütün fabrikasından dönüştürülmüş alışveriş merkezinde, ara sokaklarda karşıma çıkan yorgun ama zarif binalarda aynı sarı ton tekrar edip duruyordu. İlk bakışta rastlantı gibi görünse de, bu renk aslında kentin geçmişinden bugüne taşınan ortak bir dil gibiydi. Malzemenin, iklimin ve dönemin estetik anlayışının şekillendirdiği bu renk, Samsun’un hafızasında sessizce yer etmiş durumda. Samsun’un eski sokaklarında tekrar eden o sarı ton, yalnızca bir renk değil; kirecin, yağmurun ve Osmanlı’dan erken Cumhuriyet dönemine dek zamana direnen bir estetik anlayışın ortak dilidir.

Mersin’in doldurma sahiline hep hafif bir iç sıkıntısıyla bakmışımdır. Daha “doldurma” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediğim yaşlarda, kumsalında oynadığım o geniş sahilin usul usul daraldığını, kumun yerini taşın ve kayaların aldığını izledim. Çocukluk anılarımızın arasına biraz kum, epeyce kaya eklenerek yeni bir yaşam alanı kuruluyordu. Elbette orada da anılar birikti, hâlâ birikiyor… Ama bir kumsalın hafifliğiyle değil.

O zamanlar mahalle aralarındaki teyzelerin fısıltıları dolanırdı kulaklarımızda: “Deniz verdiğini geri alır.” Sanki bir gece ansızın kabaracak, tek bir dalgayla o doldurulmuş alanları geri alacakmış gibi hissederdik. Çocuk aklıyla biraz korku, biraz merak, biraz da gizli bir bekleyiş…

Belki de bu yüzden, Samsun’un sahiline ilk baktığımda içimde tuhaf bir rahatlama oldu. Uzun kıyı şeridi boyunca kumsalın büyük ölçüde korunmuş olması, sadece bir doğa detayı değil; aynı zamanda bir yaşam biçiminin de korunması gibi geldi bana. Kumda yürümek, denizle mesafesiz olmak, kıyıyı gerçekten “kullanabilmek”… Bunlar fark edilmeden insanın hayatına karışan şeyler.

Uzun süredir İç Anadolu’da yaşayan biri olarak şunu çok net hissediyorum: Deniz, bir şehre sadece manzara katmıyor; insanına ritim, davranışlarına yumuşaklık, gündelik hayata açıklık katıyor. Ve o şehir denizle ne kadar sağlıklı bir ilişki kurarsa, bu etki o kadar derinleşiyor. 

Gördüğüm Karadeniz şehirleri arasında Samsun, bu dengeyi kurma konusunda açık ara öne çıkıyor. Umuyorum ki bu hassas dengeyi koruyarak, doğayla kurduğu bu bağı zedelemeden yoluna devam eder.

Doğa alanları demişken… Şimdi yönümüzü biraz daha büyülü, biraz daha sessiz ve bol kuşlu yerlere çevirmenin zamanı. Karadeniz’e ulaşmadan önce iki nehrin son bir mucize yarattığı yere… İki kadim nehrin Karadeniz’e varmadan önce toprağı bereketle kucakladığı yere… Sazlıklar, kuşlar ve rüzgârın o eski hikâyeyi anlattığı yere…

Kızılırmak ve Yeşilırmak deltaları…
Suyun toprağa kavuştuğu, toprağın yaşama dönüştüğü yer.

Zamanın dışına taşmış gibi duran bu coğrafya; suyun, toprağın ve göç eden kuşların birlikte yazdığı, sonu gelmeyen bir doğa destanı. Burada zaman ilerlemez, genişler. Sen yürüdükçe değil, baktıkça çoğalır.

Yabanı, doğayı, yaşamı ve kuşları iliklerine kadar hissedersin bu topraklarda. Ne kadar vakit geçirsen yetmez; sanki biraz daha kalsan, biraz daha anlayacakmışsın gibi. Gözlerin önce alışır, sonra öğrenir. Ve bir noktadan sonra sadece bakmazsın — görürsün.

Ahenkle ilerleyen bu döngü, bazen kendini bir ödül gibi açar insana. Yolun bir yerinde ansızın bir çakal belirir, biraz ötede domuzlar geçer, ufukta yılkı atları rüzgârla birlikte hareket eder. Suyun kıyısında çamurcunlar, akkuyruksallayanlar, yeşilbaşlar… Balıkçıllar ağır adımlarla suyu yararken, kartallar gökyüzünde sessizce daireler çizer. Ve kuşlar… Hep kuşlar. Bir de yolu kesen mandalar vardır; bu coğrafyanın gerçek sahipleri gibi, ağır ve kayıtsız.

Şehir geride kaldıkça insan da geride kalır sanki. Deltaya yaklaştıkça yavaşlar. Yavaşladıkça fark eder, fark ettikçe içine döner. Ve bir noktada, kendini ilk kez gerçekten yaşamın içinde hisseder. Odağın keskinleşir; hem en küçük detaya, hem de o büyük, görünmeyen bütüne aynı anda bakabilirsin artık.

Kızılırmak deltası boyunca taban suyunun yükseldiği yerlerde doğa da insan da yönünü yeniden bulur. Sağda, uzaklarda deniz, güneşin kırık yansımalarıyla göz kırpar; belli belirsiz, ama orada olduğunu hissettirerek. Solda göller belirir — ardında dağlar, tepeler… Kışın inadı hâlâ zirvelerde tutunur. O pamuksu beyazlık, aşağıda yeşermeye hazırlanan toprağa yukarıdan sessizce bakar. Delta ise tam ortasında, bir geçiş hâlini taşır: ne tam kış, ne tam bahar.

Yol boyunca sağlı sollu açılan Kızılırmak kolları, her biri kendi hikâyesini fısıldar. Ağaçlara yuva kurmuş leyleklerin göğe açılan sabrı, Leylek Köyü’nde görünür olur. Uzungöl, Cerdek Gölü, Balık Gölü… Hepsi seni ilerletmek için değil, durdurmak için vardır sanki. “Geçme,” der gibi. “Bak. Dinle. Anla.”

Taban suyunun yüksek olduğu alanlar ve o büyülü Galeriç ormanı… Oraya vardığında, başka bir eşiği geçtiğini hissedersin. Sanki doğa burada sadece var olmaz — hatırlar. Ve sana da hatırlatır.

Kimi yol kenarındaki küçük göletlerin yüzeyini örten kırmızı örtü dikkatimi çekiyor. Kırmızı eğrelti otu ya da su mercimeği olarak anılıyor. Suyun üzerine serilmiş ince bir tabaka gibi… Sessiz, yayılıcı, yer yer neredeyse bütün yüzeyi kaplayan bir varlık. Oysa istilacı bir tür. Yine de yerel halkın gübre kullanımıyla birlikte bu yayılımın pek de yabancı karşılanmadığı anlaşılıyor. Doğa burada, insanın alışkanlıklarıyla birlikte kendi dengesini yeniden kuruyor.

Bir başka gölette bu kez bambaşka bir yüzey çıkıyor karşıma: beyaza çalan, neredeyse ışığı tutan bir örtü… Su düğünçiçeği. Kırmızıyla beyazın su üzerindeki iki ayrı hali gibi. Biri yayılırken diğeri açıyor. Biri kapatıyor, diğeri gösteriyor. İkisi de aynı suyun üzerinde, aynı hikâyenin farklı cümleleri gibi.

Kızılırmak’ın denizle buluştuğu noktaya yaklaştıkça balıkçılar beliriyor. Günün ritmini, suyun dilini bilen insanlar… Onlarla konuşurken bölgenin yalnızca doğasına değil, hafızasına da temas ediyorsun. Sorular sordukça cevaplar değil, yeni hikâyeler çıkıyor karşına.

Onlardan biri, uzakta kalmış ama hâlâ konuşulan bir gemiye ait: Müjgan. Yerel halkın hâlâ bu isimle andığı Tirimüjgan… 1883’te denize indirilen, Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1906’da Birleşik Krallık’tan satın alınan ve Trablusgarp Savaşı’ndan Balkan Savaşları’na, I. Dünya Savaşı’na kadar birçok döneme tanıklık eden bir gemi. 1929’da Samsun kıyılarında karaya oturur. Yıllar sonra, 2017’de yeniden çıkarılmaya çalışılsa da parçaları zaman içinde farklı yerlere dağıtılır. Geriye, neredeyse tamamlanmamış bir hatıra ve eksik bir bütünün hüznü kalır.

Ve bir de balıkçının parmak ucuyla işaret ettiği o yer… Denizin üzerinde, varlığıyla yokluğu arasında kalmış, ancak bilenin hatırladığı belli belirsiz bir iz.

Türkiye’de böyle bir yer var mıymış dedirten bir coğrafya: Yeşilırmak Deltası, Simenit Gölü ve Akgöl… Subasar ormanının ve göllerin birbirine karıştığı bu alanda, nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Her yön ayrı bir sahne, her yüzey ayrı bir derinlik. Sanki doğa burada kendini tekrar etmek yerine çoğaltmayı seçmiş.

O eşsiz sanat filmlerinde gördüğünüz manzaralardan bile daha gerçek, daha çıplak, daha vahşi… Ama aynı zamanda insana tuhaf bir dinginlik veren bir gerçeklik bu. Kendinizi hem bu dünyanın içinde hem de onun biraz dışında hissediyorsunuz. Aynı anda iki farklı katmanda var olmak gibi.

Doğanın vahşiliği, yabanın filtresiz hali karşınızdayken zihnimde beliren ironiye gülümsüyorum: Şehirde kurduğumuz düzenin aslında bir tür simülasyon gibi hissettirmesi… Ve buraya geldiğinizde, gerçek dediğiniz şeyin ne olduğunu yeniden düşünmeniz.

Sessizleşiyorsunuz. Bakışınız derinleşiyor. Elinizde büyüteç yahut elf gözleriniz yok belki ama gözleriniz keskinleşiyor. Görmediğiniz ama varlığını hissettiğiniz detayların peşine düşüyorsunuz. Her şey biraz daha yavaş, biraz daha dikkatli okunuyor burada.

Bu eşsiz yolun içinde ilerlerken, trafik lambasını andıran neon sarı tonlarıyla süzülen sarı azamet kelebekleri bir anlığına yön gösterir gibi beliriyor. Sanki doğa, kendi içindeki geçişleri küçük işaretlerle anlatıyor.

Bir süre sonra bu mistik hatlar denize ulaşıyor. Deniz, kimi ağaçları kendine çekmiş; gövdeleri savrulmuş, kökleriyle birlikte kumsalda bırakılmış. Bu manzara, insana ıssız bir adaya düşmüş hissi veriyor. Yalnızlık değil bu; daha çok bir başına kalmışlık ve buna eşlik eden farkındalık.

Korku mu? Belki. Ama en baskın duygu hayranlık ve beraberindeki yaşama tutkusu. Yaşama, doğaya ve varoluşa duyulan o yoğun, açıklaması zor heyecan… Varolmanın, yaşamanın tutkusu… Sanki her şey yerli yerine oturuyor ve insan ilk kez gerçekten bulunduğu yeri hissediyor.

“Yaşıyorum, varım, buradayım, andayım” dedirten o an. 

Özel Teşekkür: Ben henüz uçan bir şey göremezken o elf gözleriyle kuşları görüp bir de türünü söyleyen, beni çikolatalı leblebiyle tanıştıran, o güzel yol arkadaşlığıyla her anı eğlenceli kılan, tüm bölgeyi ve özellikle deltaya dair derin bilgisiyle öğrenmemi sağlayan, çalışmalarını takdir ettiğim canım arkadaşım Ömral Ünsal Özkoç’a teşekkürlerimle… Yol güzeldi ama seninle unutulmaz oldu arkadaşım, iyi ki varsın. 

Yorum bırakın