AZİM Mİ? HIRS MI?

Bir nisan sabahının serinliğinde yazıyorum tüm bunları. Kim bilir, sözcüklerim size ne zaman ulaşır? Denize atılan bir not gibi, kimin kıyısına vuracak şişem bilmiyorum. Belki de her fikir böyledir. Kimin zihninde yankı bulacağını bilmeden yola çıkar. Tüpsüz bir dalışla derinlere indim ve sadece yazıyorum. 

Sahi “kıyıya vuran şişe” deyince, insan ne çok istiyor değil mi böyle heyecanlar yaşamayı? Hemen hayal etmişsinizdir mesela o anı. Eliniz cebinizde, denizin kokusunu içinize çekerek ilerlerken bir bakmışsınız ki kıyıda bir şişe…  Ve içinde bir not… “Devam et, okumaya!” :))

Belki de size olmayacak bir işmiş gibi geliyor, ama zaten hep böyle şeylerin hayalini kurmaz mı insan? Kurar, çünkü mucizelerin var olduğuna inanırsa, o zaman ruhu katlanacaktır bu dünyanın tuhaf düzenine. 

Ben lambadan çıkan ve dilek hakkı sunan cinlere hiç inanmadım. Önümüzden her gün sayısız fırsat geçtiğine, ama bizim günlük kaygılarımızdan bunların pek çoğunu göremediğimizi düşünüyorum. Deyin ki lambadan çıkan cinlere inananların zamanında olsaydık, cinin bize bir dilek değil de seçim hakkı sunduğuna inanırdım. Dileği sunduktan sonra da, zaten sonucu bildiği için karşımıza geçip, kıs kıs güldüğünü düşünürdüm herhalde.   Tıpkı 1940’ların California’sındaki bir adama güldüğü gibi…

O zamanlar araba sevdası bünyelere nüksedince, birçok sektör de buna göre hizmet şekilleri geliştirmeye başlar. Özellikle arabaya yemek servisi modeli, bu dönemde popüler olur. Çeşitli duraklarda bulunan yemek noktaları; hamburger, kola, milkshake ve benzeri ürünler ile hizmet ederler. Ve o dönem, milkshake makinesi satarak, başarıyı kovalayan bir adamın hikâyesinden söz edeceğim. 

İşleri hiç yolunda gitmeyen bu adam bir gün, kendisinin bile ilk başta inanmadığı bir sipariş alır. Sekreteri, uzak bir kasabadan 6 adet sipariş verildiğini ve siparişin çok acil teslim edilmesi gerektiğini söyler. Aylardır 1 tane bile makine satamazken, 6 adet siparişe şaşırır ve kesinlikle bir hata olduğunu düşünür. Bu yüzden sekreterine tekrar ve tekrar sorar. Ancak sipariş doğrudur. Kahramanımız apar topar yola çıkar ve sipariş verilen yere doğru hareket eder. 

Uzun bir yolculuğun ardından nihayet varması gereken yere ulaşır. Çok yorgundur ama bir otele gidip dinlenmek yerine, siparişin verildiği yere gitmeyi tercih eder. Gördüğü manzara onu şaşırtır. Sessiz ve sakin bir yer gibi görünen bu kasabada, neredeyse tüm insanlar bir kafenin önünde kuyruk olmuşlardır. Aslında durum böyle olmasa da, o anki kalabalık adamı büyülemiştir ve tüm kasaba oradaymışçasına hisseder.

İnsanlar müthiş bir düzen içinde sessizce sıralarını beklemekte ve siparişlerini alanlar ise ilk buldukları yere oturup iştahla yemektedir. Adam yemek yiyenlerden birine doğru yaklaşır ve genç kızın elindekinin “bir hamburger” olduğunu görür. Sıra düzenli bir şekilde devam etmekte, hamburgerini alan ilk bulduğu yere oturmakta ve yemeye başlamaktadır. Müthiş meraklanmıştır. 

Kafeden içeri girer… Kafede sayıları 10 kadar olan, birbirlerine hiç çarpmadan hızla hareket eden, önlüklü tertemiz genç çocuklar ve onların başında adeta bir maestro gibi operasyonu yöneten 40’lı yaşlarda 2 kişi vardır. Dick ve Mac kardeşler…  

Kahramanımız define bulmuşçasına heyecanlanmıştır. Bir an önce buranın sahipleri ile tanışmak ister. Ancak içeride öyle bir tempo vardır ki, bir türlü istediği fırsatı yakalayamaz. Israrla o koşuşturma esnasında kardeşlerden birine derdini anlatmaya çalışır. Milkshake satıcısı olduğunu ve sipariş üzerine geldiğini ama ayrıca tanışmak istediğini o tempoya ayak uydurmaya çalışarak ifade eder. Kardeşler, ilk etapta duraksarlar ancak hızlıca toparlanıp akşam yemeği için sözleşirler. Kahramanımız zafer kazanmışçasına rahatlamıştır. Artık keyifle bir hamburger yiyebilirdi. 

Girdiği hipnozun etkisinden mi yoksa gerçekten inanılmaz bir lezzete mi sahipti, bilinmez ama hayatında yediği en iyi hamburger olduğunu düşünür. Bir yandan hamburgerinden ısırıklar alırken bir yandan da böylesi bir başarının nasıl olduğuna akıl sır erdiremez. Aklında binbir soru ve düşüncelerle bir şekilde akşamı etmiştir. Ve nihayet sözleşilen saati gösteriyorlardır yelkovan ve akrep. 

Heyecanla beklediği yemek saati gelip çatmıştır. Yemek boyunca kardeşlerin hikâyesini birinci ağızdan dinlemenin mutluluğunu yaşar. 

Hikâyeleri uzun ancak özetlemek gerekirse, Dick ve Mac kardeşler dönemin yemek servisi modelindeki hataların farkındadırlar. Arabaya servis modelinde hizmette yaşanılan aksaklığın, maliyet artışının, müşteri memnuniyetsizliğinin ve daha birçok detayı kapsayan sürecin analizini çıkarmışlardır. Sonuçta hız, kalite ve ekonomik değerleri baz alarak, hızlı mutfak dedikleri muazzam bir servis modelini ortaya çıkarmışlardır. 

Kahramanımız hikâyeyi dinledikçe aklında tek bir şey canlanır, “Bu hikâyeye ortak olmalıyım.” Bunu sadece aklından geçirmez, dile de getirir.  Bazı insanlar fırsatı görür. Bazıları ise fırsatın sahibi olmak ister. Kısa bir süre içinde de bu işin büyümesi gerektiğini ve bayilik verilmesi gerektiğini de ekler. Ancak Dick ve Mac kardeşler bu fikre sıcak bakmazlar, çünkü verilen hizmet kalitesinin katiyen bozulmasını istemezler. 

Yemek biter, kahramanımız evine döner ama aklındaki düşünce bitmek bilmez. Yıllardır başarıyı kovalıyordu ve hiçbir zaman başarıya kendini bu kadar yakın hissetmemişti. Çevresinde ona inanan yoktu, hatta eşi bile. Çok fazla iş değiştirmişti ve her defasında “Bu kez farklı…” diye düşünmüştü. Ancak bu kez durumun gerçekten farklı olduğuna emindi. Öyle kolay pes etmeyecekti.

Telefonla arayarak yahut bir anda karşılarına çıkarak Dick ve Mac kardeşlerin peşini bırakmaz. Türlü sözler vererek, dil dökerek, çabalayarak nihayetinde ikna eder kardeşleri. İkna süreci zorlu olunca, işin resmiyete dökecek sözleşme metni de titizlikle hazırlanmıştır. Kardeşler kısmen rahatlardır, çünkü hiçbir ayrıntıyı es geçmediklerini düşünürler… 🙂

Kahramanımız sıkı bir anlaşmaya imza atmak üzeredir ve yapılacak her bir farklılık için Dick ve Mac’ten izin alması gerekmektedir. Ancak hiçbirini umursamaz, neticede artık hikâyenin bir parçası oluyordu. Tereddüt etmeden imzalar. 

Büyük bir hızla işlere koyulur. Yer seçimi, inşaat, malzemeler, personel alımı derken kısa süre içinde kendi yerini açmıştır. İşler güzel giderken hayalindeki gibi kazanamadığını fark eder. Maliyeti düşürecek fikirler arar. Ancak kalitenin bozulmasını istemeyen kardeşler, yeniliklere çok da sıcak bakmazlar. Gerginlikle geçen günlerin ardından kahramanımız, hırsla bildiğini yapmaya başlar. Hem yiyeceklere farklılıklar getirir hem de bayilik koşullarına… Sürekli toplantılara katılır, iş seyahatlerine çıkar ve dört bir yana bayilik vermeye başlar. Giderek markayı büyütür ve sözleşmeden kaynaklanan açıkları bularak, marka sahibinin kendisi olduğunu söyler. Üstüne markanın tüm haklarını alır. Dick ve Mac kardeşlere, geri planda kalmalarını ve kazancın belli bir oranını kendilerine vereceğini söyler. Fakat gerçekten de sadece söyler, yazılı olarak değil. Bu sebeple hiçbir zaman pay alamayan kardeşler, sade bir hayat sürmüşlerdir. Ancak kahramanımız Ray Kroc ise McDonalds markasının sahibi olarak hayatına devam etmiştir. 

Bu hikâyede sizi rahatsız eden neydi? Aslında tek bir şey değil, değinilmesi gereken birçok nokta var gibi gelebilir.

Ray Kroc çok çalışmış olabilirdi, ancak markanın esas sahiplerini yok sayması kabul edilemezdi. 

McDonalds kardeşler endişelerinde haklı olabilirlerdi, ancak Ray onları dinleseydi belki de şu an bu markayı bilmiyor olacaktık. 

Ray Kroc en azından sözünü ettiği payı verebilirdi. 

McDonalds kardeşler daha uzlaşmacı ve daha dikkatli olabilirlerdi. Bu şekilde bir sürü noktayı sözcüklerle aydınlatabiliriz. Oysa asıl değinilmesi gereken tek bir konu var. 

1940’lı yılların California’sında Ray Kroc’un karşısına lambadan bir cin çıktı. Cine hayalini söyledi ve cin keyifle güldü. Ray hayalinin gerçekleşeceği düşüncesi ile havalara uçtu. Oysa cin, sunduğu seçimin neler getireceğini öncesinden bildiği için dikkatle Ray’in hareketlerini izledi.

Azim mi? Hırs mı?

Azimle büyümek mümkündü. Hırsla büyümek de.

Azim değer üretir. Hırs ise sonuç üretir.

Biri zaman ister. Diğeri hız.

Modern dünyada hız alkışlanır. Ama güven hafızaya yazılır.

Ray Kroc hedefi uğruna çoğu değerleri hiçe sayarak hırsla ilerlemiştir. Geriye ise onun itibarını sorgulatan bir hikâyesi kalmıştır. Peki ya siz? Siz olsanız hangisini seçersiniz? Azim mi? Hırs mı?

Bugün liderlik dediğimiz şey belki de tam burada ayrışıyor.
Ne kadar büyüdüğümüz değil, büyürken neyi geride bıraktığımız belirliyor hikâyemizi.

Ve asıl soru şu:

Başarıyı mı miras bırakmak istiyoruz, yoksa itibarı mı?

Yorum bırakın