Ilgaz – Kastamonu – Daday 11-12 Temmuz 2020
Tatilin en güzel yanı yolda olmak, yolun en güzel yanı ise doğaya kavuşmak!
Tam da böyleydi işte Kastamonu çıkarması… Enfes doğası ile henüz gitmeden nasıl oldu bilinmez ama edindiğim tüm kötü önyargılarımı yerle bir etti.
Ankara’da sabahın erken saatlerinde başladı yolculuk, kuzeye doğru gittikçe artan yeşil oranı ile içim açılmaya başlamıştı bile. Derken yol kenarında göze çarpan Ilgaz Dağı Milli Parkı levhası mola vermeliyiz hissini uyandırdı. Çok kısa bir süre içinde karar verdik ve direksiyonu kırdık.
Bazı anlar insana gerçekten iyi gelir ve bazı kararlar göründüğünden daha derin bir anlama sahiptir. Sadece anı yaşamayı bilmeli ve kararın derinliğini hissedebilmeli… İşte hepsi bu!
O an için dünyanın en keyifli insanı olmuş olabilirim. Bu zamana kadar hep bir zamanı kovalama düşüncesi içinde olduğumu fark ettim. “Yetiştirmeliyim, hızlı olmalıyım, bir an önce varmalıyım, hemen bitirmeliyim…” günümüz şehir insanının tatsız telaşlarının dile gelmesiydi bu cümleler. Sıklıkla kullandığımı ve hatta bir an önce Kastamonu’ya varmak için sürüş halinde olduğumuzu işte karşımıza bu levhanın çıkması ile fark ettim.
“Bir dk yaa… Bu işte bir tuhaflık var, tatildeyiz ve oraya çabuk varmamızın bize katacağı ekstra bir avantaj yok.” diye düşünürken bir yandan da tebessüm ettiğimizi hatırlıyorum. Telaş yoktu, bir an önce varmamız/yapmamız gereken bir durum yoktu. O an sadece canımız istediği için Ilgaz’a gidecektik, hiç hesapta yokken gelen güzel bir sürpriz gibiydi. Ve bu his tam olarak paha biçilemezdi. Seçimlerinizi özgürce yapabildiğinizi ve cesur olduğunuzu hissettiriyordu.
Dosdoğru gidilecek yere gitmek yerine, kendimize nefis birkaç saat ayırdığımız ve yolu keyfimize göre yaşadığımız anlardı işte Ilgaz’da geçen süre.
Kıvrımlı yollarla dolana dolana yukarı doğru çıkıyorduk. Fakat oldukça gösterişli bir yol… Sağda ve solda, yukarı çıktıkça boyu uzayan sık ağaçları görüyorsunuz. Her anı nefes kesici ve sürekli durup fotoğraf çekmek istiyorsunuz.
Güneşin uğramadığı noktaların nasıl da solup, cansız kaldığını görüyor ve o ağaçların iklimin etkisiyle nasıl da uzadığına hayret içinde bakıyorsunuz.
Şimdi daha iyi anlıyorum, Ilgaz harbiden sen Anadolu’nun yüce bir dağısın. Çukurova’da tarla kenarlarında biten küçük yeşil bitkilerin burada devasa boyutlara ulaştığını ve gövdelerinin adeta odunsulaştığını görünce epey şaşırdığımı itiraf etmeliyim.
Giriş için şu an net hatırlayamadığım temsili bir ücret alıyorlar ve bu noktadan sonra epey tesisle karşılaşıyorsunuz. Buraya yaz mevsiminde geldik ve asıl popüler olduğu kış mevsiminde de bir başka olacağını öngörmek çok da zor değil.
Pandeminin de etkisiyle neredeyse hiç insan görmedik. Hoş, bu daha keyifli vakit geçirmeyi sağladı. Alabildiğince göğe doğru uzanmış sık ağaçları görmek insanı inanılmaz iyi hissettiriyor. Yüksek oksijeni çekebildiğim kadar en derine çektim. O noktada oksijen adeta her şeye karşın bariyer oluştururcasına iyi geliyor, iyi hissettiriyor. Sanki sizi tüm kötülüklerden koruyor, kendinizden bile… :))
Bölgedeki doğanın bakirliğini levhalardan anlıyorsunuz. “Dikkat ayı çıkabilir.” Ürpertici levhanın etkisiyle pek derinlere dalmadan, yola yakın bölgeleri tercih ederek, dikkatle ormanın içine girdik. Ve hayatım boyunca unutamayacağım bir kahvaltı yaptık.
O ana dek “unutamadığım lezzetlerin” küçüklüğümde kaldığını fark ettim, oysa bir başkasını şimdilerde eklemiş olmak inanılmazdı. Sofrada özel şeyler yoktu, oksijenin etkisi mi açlık mı yoksa mutlu hislerin etkisi mi bilmem ama gerçekten o kahvaltıda aldığım hazzı unutamam.
Kahvaltı sonrası keyif kahvesini de içtikten sonra yola devam ettik. Ankara’nın bozkırından sonra uzun ve yemyeşil ağaçları görmek gözlerimin fal taşı gibi açılmasına neden oldu diyebilirim. Doğanın kesinlikle insan ruhuna iyi gelen bir tarafı değil, çok tarafı var!
Keyifle geçen dakikaların ardından artık rotamızı Kastamonu’nun Daday ilçesine doğru oluşturduk. Hatta daha özele girmek gerekirse Daday’ın Bayır Köyü’ndeki İksirli Çiftlik…
Daday’ın doğası inanılmaz, gerçekten bu kadar güzel ve yeşil bir coğrafya beklemiyordum. Geniş buğday, sebze ve meyve tarlalarına sahip çiftlik ise gerçekten doğru yere gelmişiz hissini uyandırıyor. Çiftlikte bir an olsun yalnız bırakmayan, bölgeyi tanıtan ve gezdiren Yeliz Hanım’a ve tüm çiftlik çalışanlarına teşekkür etmem gerekiyor.
Varışın ardından covid protokolü kapsamında işlemler gerçekleşti ve bu esnada yorgunluk kahvesini içtik. Ve artık gezme zamanı!
İlk adım Yumurtacı Göleti!
Adından da anlaşılacağı üzerine küçük bir göl ancak büyük ya da küçük fark etmeksiniz su görmeyi kesinlikle çok seviyorum. Minicik dalgaları izlemek, suyun berraklığı ile içindeki canlıları gözlemlemek ve nefes almak için kesinlikle doğru bir nokta. Günübirlik piknik ya da çadır kurarak kamp yapmak için burayı düşünebilirsiniz. Ki bir parantez açmak isterim, İksirli Çiftlik’in burada bir göl evi bulunuyor, etrafında da kamp kurabileceğinizin bilgisini de vermiş olayım.
Bir sonraki durak ise Taşçılar Göleti oldu. Burası diğerine göre daha büyük ve etrafında daha sık ağaçların bulunduğunu söyleyebilirim. Ancak bir noktaya değinmek istiyorum. Ne yazık ki, her iki gölette de çevre kirliliği oldukça üzücü boyuttaydı. Kendimize yer ararken temiz bir alan için geziniyoruz, oysa bu gayreti gösterdiğimiz kadar bulunduğumuz konumu da temiz tutmaya çabalamalıyız. Unutmamak gerek, kirleten bizlerden başkası değil.
Burada da ‘nefes’ aldıktan sonra Kılıç At Çiftliği’ne doğru rotayı kırdık. Öncelikle bu çiftliğin en ilginç yanını söylemeliyim. At var! 🙂 Şaka tabi ki… En ilginç yanı burada dünyanın en asil “Lama”sı var. Evet yanlış duymadınız, özgürce dolaşan, taze somun ekmeği yiyen, herkesi öyle yanına yaklaştırmayan, edalı bakan, inanılmaz asil bir lama! Kastamonu’da bir lamayla karşılaşacağımı hiç düşünmezdim. Sanırım elektriğimiz uyuşmuş olacak ki, sağ olsun tükürmedi. Aksine başının üstündeki ipek gibi tüylerini okşamama izin verdi ve elimdeki ekmeği yedi. İtiraf etmeliyim, attan daha asil! Bir kere attan daha çok çekiniyorsunuz, çünkü metrelerce uzağa tükürme bilgisi ile sizi sevsin istiyorsunuz. 🙂
Evet, özgür ve asil lamamızın ardından bu çiftlik için bilmeniz gereken başka bir konu ise etli ekmeğinin meşhur olduğu bilgisi. Bilgiden ibaret olduğunu iletmek isterim, oldukça kalabalıktı ve ne yazık ki tadamadan sadece buradan çay içip kalktık. Ama verdikleri imajla, etli ekmeklerinin de güzel olduğunu tahmin etmek çok da zor değil.
Tüm buraları gezerken ilçe merkezini de turlamış olduk ve oldukça şirin bir yer olduğunu söylemeliyim. Daday’ın başka bir özelliği ise civardaki Ballıdağ! Dağ, şimdilerde kapalı olsa da Türkiye’nin 2. sanatoryumuna ev sahipliği yapıyor. Bu demektir ki %100 oksijen! Ertesi gün gidilecek yerler arasına burayı da ekleyip kalacağımız İksirli Çiftlik’e döndük.
Hava henüz kararmamıştı ve biraz etrafta turlamaya karar verdik. Altın rengine dönmeye yüz tutmuş buğday başaklarının sıralandığı tarlalara düşen günbatımı kartpostal görünümünde kareler sunuyordu. Burada çektiğim bir fotoğraf var ki, görülmeye değer. Baktıkça burada geçirdiğim anları, özgürlüğü, huzuru, mutluluğu, sevgiyi ve nice güzellikleri anıyorum. Hep gözümün önünde olsun diye bilgisayardaki masaüstüm yaptım hemen. Tarlaların kenarlarında büyüyen sıralı ağaçlar ve emek verilerek gide gele oluşturulan patika yollar doğal sınırları olmuş ekinlerin. Takıldık bir patikaya yürüyoruz aheste aheste… Günbatımının her saniyesinin tadını çıkarıyoruz, bu anda gökyüzü de yeryüzü de bir şölene tutuşmuş gibilerdi. Sarıdan turuncuya çalan güneş ışınları, arkadaki ormanlık alanın içerisine süzülüyordu. Derinlerde, ormanların derinlerinde ise giderek koyulaşan hava hakimdi. Akşama hazırlanan kuşlar, hızlıca dallarda gezinen sincaplar gözümüze ilk çarpanlardı. Dikkatlice bakınca ağaçlara, türlerini keşfetme isteğiniz uyanıyor. Sadece bir ağaç değildi mesela şu ardımdaki. Mürver! Çiftlikten öğrendiğimize göre bölge halkının ne yazık ki değerini çok bilemeyip, ziyan ederek kestikleri mürver…
Havayı daha çok doldurmak istedim ciğerlerime, kaldırdım başımı gökyüzüne… Ne güzelsin hayat! Güneşin dağların ardından yittiği an, serinlik çöktü. Ağır adımlarla çiftliğe dönmeye başladık. Akşam yemeği için ilçe merkezinden etli ekmek geldi. Keyifle yediğimiz akşam yemeğinin ardından çiftlikte süt mısırı pişirildi bizler için. Güzel bir akşam oluyordu doğrusu, daha fazla kalıp bu güzel yerde akşamın, gökyüzünün ve yıldızların tadını çıkarmak isterdim. Ama günü yorgunluğuna bedenim çoktan teslim olmuştu. Benim için uyku vakti! Her odanın bir ismi vardı, benimkinin ismini hatırlamıyorum ama girişten hemen sağdaki odaydı. 🙂 Oda çok rahattı, deliksiz uyumuşum.
Sabahın erken saatlerinde uyandığımda dinç bir şekilde kalktım. Eşyalarımı birkaç dakikada hazırlayıp dışarı çıktığımda enfes bir kahvaltıyla karşılaştım. Kahvaltının sıcağı için kümesten yumurta, bahçeden de biber aldık. Sade, gerçek ve çok lezzetli bir köy kahvaltısı yaptık. Çiftliktekiler ilk defa sarı kantaronun reçelini yapmıştı ve bize de ikram ettiler. İlk defa tattığımız bu reçeli epey beğendik. Keyifle uzata uzata yaptığımız kahvaltı, kahveyle taçlandı. Ve ardından yavaş yavaş bize yol göründü. Kısa bir vedalaşmayla yola çıktık.
Gün bizimdi, gitmek istediğimiz iki nokta vardı. İlk rota için yönümüzü Ballıdağ’a çevirdik. Terk edilmiş yapılar bana hep ürpertici gelmiştir. Zamanında büyük emeklerle yapılan sanatoryum şimdilerde köhne ve terk edilmiş haliyle karşımızdaydı. Dağın dolgun doğası, yapıların arasına girebildiği kadar girmiş, zamanında verdiği yaşam alanını şimdilerde geri almaya başlamış. Ağır ağır geçiyorduk dağdan… Sarı kantaron buldukça topladım, Ankara’ya dönünce ilk iş topladıklarımla sarı kantaron yağını yapmak olacaktı. Ülkenin nadir %100 oksijen bölgelerinden birinden toplanan sarı kantaronlarla elde edilecek yağın şifasını düşündükçe içim kıpır kıpır oluyordu.
Ağır ağır ilerlesek de artık dağ rotasından çıkıyorduk, sırada Azdavay’daki Çatak Kanyonu vardı. Araçla gidebildiğimiz kadar gittikten sonra park ettik. Buradan sonra 1 kilometrelik bir parkur vardı. Doğanın içinden geçerek yürümeye başladık. Aslında bu yola paralele bir de ormanın tam içinden geçen bir başka parkur daha var. Ama itiraf etmeliyim ki, ormanın içi bir hayli ürperticiydi. Sık ve birbirine girmiş ağaçlar, yosunlu zemin, güneşe rağmen karanlık atmosfer ile çok cesaret edemedim. Böyle olunca ormanın kıyısında kalan açık patika yoldan ilerledik. Yolun sonunda 900 metre yüksekliğe sahip bir noktada cam teras bizleri bekliyordu. Terasın ucuna ilerlerken etkilenmemek elde değil. Ucsuz bucaksızmış gibi görünen kanyon, yeşilli grili sırtlara sahip uçurumların arasından büyüleyici görünüyordu. Bir müddet burada vakit geçirdikten sonra artık dönüş yoluna geçtik.
Dönüş hep zordur, zorludur. Hele böylesi anların ardından istenecek bir son değildir. Ancak iş tam da bu noktada evriliyor. Bu bir son değil, yolun sadece bir noktasıydı. Şimdi başka güzelliklere yelken açma vakti… Ne istediğimi daha iyi anlıyorum doğada, nerde olmak istediğimi ve dahası kim olmak istediğimi…

Yorum bırakın