Bu yazıda itibar, liderlik ya da iletişim stratejisi yok.
Bu yazıda gezegenin en eski ve en büyülü tanıkları var.
Kuşlar.
Onlar gökyüzünün hafızasıdır.
Bizden önce vardılar. Bizden sonra da olacaklar.
Kökleri toprağa değil, zamana dayanır.
Benim yolum onlarla 2020’nin o kapalı, sessiz, insanın kendi içine çarptığı günlerinde kesişti. Dünya durduğunda, ben ilk kez gerçekten baktım. Kanadın havayla kurduğu o görünmez anlaşmayı gördüm. O günden sonra hayat çizgime dönüp baktığımda, bazı kırılma anlarının bir kanat sesiyle başladığını fark ediyorum.
Şimdi biraz geriye gidelim.
Hayatımın en onurlu mücadelesi olduğundan habersiz çıktığım o yola…
Şayet şanslıysanız hayatınızda iyi bir hikâye vardır.
Fazlasıyla şanslıysanız birden fazla ve siz de yazarsınız… 🙂
Kırmıtlı Kuş Cenneti…
Osmaniye sınırlarında, 250’den fazla kuş türüne, 50’den fazla kelebek türüne ev sahipliği yapan bir alan. Çukurova’nın rüzgârı orada başka eser. Kamışların arasından suyun sesi gelir; bazen bir yalıçapkını düşer suya, bazen göç yolundaki bir leylek göğe bir imza atar.
Ben onu, işim gereği bir sosyal sorumluluk projesi için Osmaniye’ye dair tanıtım çalışmaları gerçekleştirirken tanıdım. Karşılaşmamız ise ne yazık ki iyi haberlerle olmamıştı.
Kuş avcılığı.
Orman yangınları.
Ağaç kesimleri.
Atık sular.
Kimsesizlik.
Bazı yerler yalnız bırakılınca çabuk yaşlanır.
Kurumlarla temasa geçtim. Dosyalar, yazışmalar, geçmişte kalmış iyi niyetli girişimler… Ama ortada net bir koruma statüsü yoktu. Bürokrasi bazen ağır değildir, bazen yönsüzdür. Yön olmadığında hızın da anlamı kalmaz. En doğru yöntemin ise kamuoyu oluşturmak olduğuna karar verdim.
O gün şunu anladım:
Bazen bir alanı korumak için önce bir sesi büyütmek gerekir.
2020’nin serin bir mart akşamında kendimi Change.org sayfasında “kampanya oluştur” butonuna basarken buldum.
Çukurova’nın o büyük anlatıcısı, toprağın dilini bilen adam Yaşar Kemal’in de dediği gibi:
“Evrende iki sonsuz doğurgan yaratıcı güç vardır. Biri insan, öbürü doğa… İnsan, yaratıcılığını yitirdiği gün, doğa yaratıcılığını bitirdiği gün her şey bitecektir.” Kırmıtlı özelinde “o gün” gelmesin diye harekete geçtim. Ben o gün doğanın tarafında durmaya karar verdim.
Talep netti:
Ava kapatılmalı.
Mahalli öneme haiz sulak alan ilan edilmeli.
Sonrası bir imza kampanyasından çok daha fazlasıydı.
Saha ziyaretleri.
Yetkililerle görüşmeler.
Raporlar.
Belgesel çekimleri.
Gazetecilerle temas.
Sayısız insan, kurum ve kuruluşla görüştüm. Belgesele çıkıp alan hakkında bilgiler verdim. Kırmıtlı’ya gidip saha ziyaretleri yaptım, Osmaniye’deki yetkililerle görüştüm. Gazeteciler cemiyeti ve çeşitli gazetecilerle sıkı bir iletişim halindeydim ve bunun faydasını çok gördüm. Her kampanya güncellemesi ya da her haber talebim karşılık gördü, bu sayede hep gündemde kaldık. Çeşitli röportajlar verdim ve konu hakkında bana gelen hiçbir insanı cevapsız bırakmadım. Bölgenin ünlüleri ile iletişime geçtim, kampanyaya destek için çağrıda bulunmalarını sağladım. Benim doğa hakkında bir uzmanlığım yok. Ancak süreci daha etkin yönetebilmek için savunuculuk, doğa koruma ve çeşitli alanlarda eğitimler aldım ve hala alıyorum.
İletişimin gücünü orada tekrar gördüm: Süreklilik.
Bir güncelleme.
Bir haber.
Bir röportaj.
Bir cevap.
Ve de üslup…
Hiçbir kişi yahut kurumu suçlamadan ve hedef göstermeden birleştirici ve harekete davet eden pozitif bir dil ile ilerlemeye özen gösterdim. Bunun faydasını da her kurumla hala sürdürüyor olduğum ilişkilerde görebiliyorum. Kamu kurumları, sivil toplum örgütleri ve vatandaşlar, hepimiz bütünün birer parçalarıyız. Ne kadar çok iş birliği yaparsak o kadar güzel sonuçlara ulaşabiliriz. Bazen sıkı bir iş birliği, bazen dirsek teması yahut bazen sadece bir imza kampanyası…
Hiç kimseyi cevapsız bırakmadım. Çünkü savunuculukta sessizlik boşluk yaratır, boşluk da unutulmaya dönüşür.
15551 imza topladım.
Raporlarla birlikte dosyayı hazırladım, ilgili kurumlara elden teslim ettim. Böylelikle yasal süreç başlamış oldu. Süreci CİMER üzerinden takip ettim.
Evet, biraz fazla takip ettim.
O kadar ki bir sulak alan komisyon toplantısında kendimi tanıttığımda gülümseyerek “Aaa, CİMER’den Figen Ant… Demek sizsiniz” dediler. Gülümsedik. Ama ben pişman değildim. Bir kuş için olsa da değerdi.
1,5 yıl sürdü.
10 Ağustos. Doğum günüm. Mumları üflerken Kırmıtlı’yı diledim. Ertesi gün Resmî Gazete’de ava kapatıldığı yayımlandı. 6 Eylül 2021’de mahalli öneme haiz sulak alan ilan edildi. Sınırları genişledi. Kastabala Antik Kenti’nden başlayarak Yaşar Kemal’in köyü olan Hemite’ye dek uzandı. Doğa, kuşlar, tarih, edebiyat kol kola… O mistik ruhuna yakışır bir bütünlüğe kavuştu. Üstelik adı da Kastabala Sulak Alanı olarak güncellendi.
Bazı zaferler sessiz gelir. Ama insanın içini bir ömür aydınlatır.
Hikâye bitti mi?
Hayır.
Asıl orada başladı.
Küçük Prens’te bir cümle vardır:
“Ölene kadar sorumlusun gönül bağı kurduğun her şeyden…”
Ben Kırmıtlı’yla bağ kurdum. Halet Çambel, Yaşar Kemal, Arif Keskiner, Tarık Akan ve nicesi Kırmıtlı için geçmişte çeşitli dönemlerde ve başkaca konularda mücadele vermişler. Haddime mi bilmiyorum ama bayrağı ben devralmış gibi hissederek ilerledim.
Kararlar bir gecede değişebilir. Statüler geri alınabilir. Yeni tehditler çıkabilir. Mücadele bir sonuç değil, bir süreçtir. Ve bu anlamda alınan kararların uygulanması, kararların devamlılığı ve daha çok şey yapabilmek adına bir dernek kurmam gerektiğini öğrendim.
Bu yüzden 2021 sonunda Osmaniye’ye Git Derneği’ni kurduk. Çünkü öğrendim ki iyi niyet yetmez; yapı gerekir. Yapı yoksa emek dağılır.
Bu deneyim bana şunu öğretti:
Liderlik bazen en önde yürümek değildir.
Bazen bir fikrin arkasında sonuna kadar durmaktır.
Bir çırpıda anlattım ancak her şey kolaylıkla olmadı… Ders kitaplarında dahi her yerde karşımıza çıkan o “denizyıldızı” hikayesini bilirsiniz. Bilmeyenler ve unutanlar için kısaca anlatayım. Kıyıya bir sürü denizyıldızı vurmuştur. Bunu gören biri, denizyıldızlarını birer birer denize atmaya başlar. Bir başkası ise bu çabanın beyhude olduğunu çünkü bu kadar deniz yıldızını atmaya gücü yetmeyeceğini ve bir şeyin değişmeyeceğini söyler. Ve diğeri eline bir denizyıldızını alır, denize atar ve karşısındakine dönüp o unutulmaz cevabı verir. “Onun için değişti” der. Bu yola çıktığımda bunun boşa bir çaba olduğunu, ülkenin her yerinde benzer durumlar olduğunu ve bir şeyin değişmeyeceğini söylediler. Dünya için Kırmıtlı küçük olabilir. Ama Kırmıtlı için dünya değişti ve değişiyor.
Sonra yollar genişledi.
Kırmıtlı için başlayan mücadele, yalnız bir çabanın ötesine geçti. Çünkü bir alanı korumak bazen bir kampanyayla başlar ama bir ağla güçlenir.
O dönemde dernek olarak Doğaya Güç Kat Ağı’na dahil olduk. Türkiye’nin dört bir yanında doğa koruma alanında çalışan 100’den fazla sivil toplum örgütünün bir araya geldiği bu yapı, bana şunu öğretti: Doğa savunuculuğu romantik bir refleks değil; kolektif bir akıl işidir.
Doğu Akdeniz Bölgesi Yürütme Temsilcisi olarak görev aldım. Bölgenin dinamikleri, yerel sorunları, paydaş ilişkileri… Hepsi ayrı bir öğrenme alanıydı. “Güçlü Sivil Toplum, Etkin Doğa Koruma” mottosu orada yalnızca bir slogan değildi; sahada karşılığı olan bir yaklaşım biçimiydi.
Bu ağ sayesinde yalnız olmadığımı gördüm. Karadeniz’in yaylasında mücadele edenle Akdeniz’in sulak alanını koruyan aslında aynı cümleyi kuruyordu:
“Bu yer yaşamalı.”
2024–2025 döneminde ağ koordinatörlüğüne seçildim. Bu, benim için bir unvandan çok bir sorumluluktu. Farklı şehirlerden, farklı ölçeklerden, farklı uzmanlıklardan gelen kurumları ortak bir zeminde buluşturmak; krizleri yönetmek; bilgi akışını sağlamak; strateji üretmek… İşte orada liderliğin başka bir boyutunu deneyimledim.
Liderlik bazen karar almak değil, alan açmaktır.
Bazen konuşmak değil, doğru insanları konuşturmaktır.
Bazen de geri çekilip bütünü görebilmektir.
2023 yılında ise yaklaşık 30 yıldır faaliyet gösteren Doğa Araştırmaları Derneği ile olan bağım daha kurumsal bir zemine taşındı ve yönetim kuruluna dahil oldum. Türkiye’nin doğa koruma alanında en köklü ve en etkili sivil toplum yapılarından birinin parçası olmak, benim için büyük bir onurdu.
Kısa bir süre sonra yönetim kurulu başkanlığına seçildim. Bu görev, romantik bir doğa sevgisinin ötesinde; stratejik planlama, paydaş ilişkileri, kamu kurumlarıyla temas, bilimsel çalışmaların sürdürülebilirliği gibi somut ve ciddi sorumluluklar içeriyordu.
2026 başına kadar sürdürdüğüm bu görev bana şunu öğretti:
Doğa koruma yalnızca sahada değil, masada da kazanılır.
Ve en önemlisi… Bir alanı korumak için önce kurumları güçlendirmek gerekir.
Bugün aktif bir görevim olmasa da biliyorum ki bazı bağlar resmi görev süreleriyle bitmez. Mücadele bir pozisyon değil; bir duruştur.
Ama bütün unvanların ötesinde şu gerçek kaldı:
Ben doğa uzmanı değilim.
Ben bağ kuran bir insanım.
Ve bağ kurduğunuz şey sizi dönüştürür.
Şimdi aktif bir görevim olmayabilir.
Ama sorumluluk görevle sınırlı değildir.
Bazı mücadeleler ömür boyudur.
Ursula Le Guin’in dünyalarında güç, sahip olunan bir şey değil; paylaşılan bir dengedir. Doğa da öyledir. Biz onu yönetmeyiz. Onunla birlikte var oluruz. Denge bozulduğunda en çok insan düşer.
Süreç bana yalnızca bir sonuç getirmedi. Bir çevre, bir bakış, bir iç dönüşüm getirdi.
Sayısız insan tanıdım. O insanların içinden dostluklar çıktı. Türkiye’nin daha önce adını bile duymadığım coğrafyalarında buldum kendimi. Bir sulak alanın kenarında, bir dağın yamacında, bir köyde… Haritalarda küçük görünen yerlerin aslında ne kadar büyük anlamlar taşıdığını orada öğrendim. İnsan olarak kıymetli değerler, değer katan teknik bilgiler ve nicesiyle zenginleştim. Zenginleşmeye de devam ediyorum.
Liderlik dediğimiz şeyin kürsüden değil, sahadan öğrenildiğini gördüm.
Süreç yönetiminin, sabır yönetimi olduğunu anladım.
İkna etmenin bazen veriyle, bazen vicdanla, bazen de yalnızca sebatla mümkün olduğunu…
“Kırmıtlı Kuş Cennetine Sahip Çık” diyerek bireysel bir imza kampanyasıyla başlayan yolculuğun, tüm bunlara dönüşmesi… Bunu kelimelerle anlatmak kolay değil.
Bazen süreç yenilenir.
Bazen rol değişir.
Bazen vedalar olur.
Ve her veda, başka bir başlangıcın eşiğidir.
Ama hepsi yolun kendisidir.
Ve yol, insanı dönüştürür.
Bir şeyi unutmamak gerekiyor. Doğa öylesine muhteşem ki ve doğanın bize ihtiyacı yok.
Ama bizim bir kuşa da, bir ağaca da ve suya da ihtiyacımız var.
Kampanya başarısız olabilirdi. Ancak tek bir kuş için dahi olsa mücadeleye değer… Çünkü mesele sonuç değil, taraf olmaktı.
Büyük ya da küçük demeden, daha yaşanılır bir dünya için atılan her adım anlamlıdır. Ve ben ne istediğimi biliyorum. Daha azına tahammülüm yok.
Denizin olmadığı yerlerde umut adına martı olanlara selam olsun.
Ve Çukurova’nın o bilge sesini bir kez daha anarak:
“Kuşlar unutkan olur… gene gelecekler.”

Yorum bırakın