Kuru bir Ankara ayazı…
Ardından şehri ağır ağır beyaza teslim eden kar.
Ankara Erkek Lisesi’nin koridorlarında iki adam hızlı adımlarla ilerliyor:
Dönemin Millî Eğitim Bakanı Reşit Galip ve okul müdürü.
“Gazi Paşa’nın talimatı,” diyor Reşit Galip.
“Bu çocuğa sahip çıkmamız gerekiyor müdür bey.”
Bazı hikâyeler sessiz başlar.
Ama yönünü bir milletin kaderine doğru çevirir.
O çocuğun adı Aydın’dı.
Ve gerçekten de ismiyle müsemma bir yolun başlangıcındaydı.
Aydın Sayılı, henüz 20 yaşındayken,
Mustafa Kemal Atatürk’ün özel olarak ilgilendiği öğrenciler arasına alındı.
Atatürk yalnızca bilim insanı yetiştirmeyi değil,
bilimin tarihini bilen,
kendi medeniyet hafızasını okuyabilen bir zihin inşa etmeyi istiyordu.
Bu yüzden Aydın Sayılı’nın yurt dışına gönderilmesini istedi.
Adres sıradan değildi: Harvard University.
Orada, bilim tarihinin kurucu isimlerinden
George Sarton ile çalıştı.
1942 yılında, “İslam Dünyasında Bilim Kurumları” başlıklı teziyle
bilim tarihi alanında dünyanın ilk doktora derecesini aldı.
Evet, ilk.
Bir alanın akademik olarak doktora düzeyinde tanımlanışı,
bir Türk bilim insanının imzasıyla oldu.
Bu yalnızca bireysel bir başarı değildi.
Bu, genç bir cumhuriyetin zihinsel iddiasıydı.
On yıl Amerika’da kaldı.
Akademik çevrelerden ciddi teklifler aldı.
Ama o, başka bir şeyi seçti.
“Ülkeme ve Atatürk’e borçluyum.” dedi.
“Bu borcu vatanımda çalışarak ödeyeceğim.”
Ve döndü.
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde kürsü kurdu.
Bilim tarihini Türkiye’de akademik bir disiplin haline getirdi.
Bugün matematikten fiziğe, astronomiden felsefeye kadar kullandığımız birçok Türkçe bilim terimi onun emeğinin ürünüdür.
Bilimi yalnızca anlatmadı;
onu Türkçeleştirdi.
1990 yılında UNESCO tarafından yaşam boyu hizmet ödülüne layık görüldü.
Ve aslında onu hepimiz tanıyoruz.
Her gün elimizden geçiyor.
2009’dan bu yana 5 TL’nin arkasında bize bakıyor.
Ama mesele bir banknot değil.
Mesele, o portredeki emeği fark etmek.
Çünkü 1 Mayıs yalnızca beden gücünün değil,
zihnin emeğinin de günüdür.
Bir ülkenin kalkınması yalnızca fabrikalarla değil,
fikir atölyeleriyle olur.
Atatürk’ün vizyonu buydu:
Emeği kutsamak.
Ama emeği yalnızca kas gücü olarak değil,
akıl gücü olarak da görmek.
2 Mayıs 1913’te doğan Aydın Sayılı,
bir bilim işçisiydi.
Kürsüsünde, kitaplarının başında,
terimleri Türkçeleştirirken,
medeniyet hafızasını onarırken çalışan bir emekçi.
Bazı insanlar alkışla değil,
altyapı kurarak iz bırakır.
Bugün bir an durup şunu sormak gerek:
Biz değerli isimleri yalnızca paranın arkasında mı yaşatıyoruz,
yoksa fikirlerinin arkasında da duruyor muyuz?
Çünkü gerçek anma,
hatırlamak değil,
devam ettirmektir.
Ve bazı doğum günleri sadece takvimde değil,
bir ülkenin düşünce damarında kutlanır.
2 Mayıs,
bilimin sessiz emekçilerinden birini hatırlamak için güzel bir gün.
1 Mayıs’ın hemen ardından,
emeğin yalnızca kol değil, akıl da olduğunu hatırlamak için daha da anlamlı.

Yorum bırakın