Elinde gazete ve ekmekle kapıya yaklaşırken bir yandan ceplerini yokluyordu. Bulmuştu sonunda anahtarı. Çıt çıksın dahi istemiyordu. Hep dikkat ederdi ama bazı günler daha hassastı. Yavaş hareket ederek kapının kilidine anahtarı yerleştirdi ve çevirdi. Hay aksi, yılların yorgunluğu çökmüştü sanki kendi gibi kapıya da, ne yapsa gıcırdıyordu işte. Bir süre içeriyi dinledi, ses gelmeyince derin bir nefes aldı. Hızlıca içeri girip elindekileri vestiyere koydu.
Yıllar boyunca her hafta sonu sabah yürüyüşlerini alışkanlık edinmişti kendine. Mahallenin yakınında uzunca bir yürüyüş yolu vardı. Oraya gider, rotayı tamamladıktan sonra eğer oğlunun başka bir planı yok ve evdeyse mutlaka fırının yolunu tutardı. Eve dönüş yolunu biraz uzatsa da oranın ekmeği bir başka oluyordu doğrusu. Yine öyle yapmış bir ekmek ve oğlunun çok sevdiği dereotlu poğaçadan almıştı. Bu poğaçayı her zaman almazdı, ama bugün kahvaltıda özel bir şeyler yapmak istemişti.
Mutfağa girip aldıklarını tezgaha bırakıp, çaydanlığa doğru uzanmıştı. “Bu kez çayı bir kaşık daha fazla atayım en iyisi…” dedi içinden, ne de olsa özel bir gündü, belki çay çok içilirdi. Mutfağın kapı aralığından koridordaki saati görmek için kafasını geriye doğru uzattı. Saat 07.45’ti, yaklaşık 40-45 dakika sonra uyanmış olurdu oğlu.
Masayı hazırlamaya başlamıştı. Önce örtüyü serdi, tabakları ve çatal ile bıçağı yerleştirdi. Peynir tabağını ve zeytinliği aldı, koydu sofraya. Dolabı açıp sebzeliğe yavaşça eğildi, beli biraz ağrıyordu ama yürüyüş iyi geliyordu. İki domates, bir salatalık ve üç biber aldı. Doğradı bir tabağa, onları da koydu sofraya. Kalan kahvaltılıkları da yerleştirdi sırayla…
Az kalsın unutuyordu, kız kardeşi onlar için kuru incir reçeli yapmıştı. Oğlunun en sevdiği reçeldi, onu da hızlıca bir kaseye çıkardı, kaşık ekledi ve yerleştirdi sofraya.
Gözleri dikkat kesilerek taradı tüm sofrayı, eksik bir şey kalmamış gibiydi. Çayın altını da kıstı ve biraz oturmak için salona doğru geçti.
…
Gözlerini tavana dikmiş, içeriyi dinliyordu Ali. Kapıyı sessizce açmış ve kendini doğruca mutfağa atmıştı babası. Gelen seslere bakılırsa kahvaltıyı hazırlıyordu. İçi içini yiyordu. Her sene bugün, içine koca bir yumru gelip otururdu. O dünyaya geldiği esnada annesi yitip gitmişti bu diyarlardan. Ali’yi babası büyütmüş, küçükken de ona babaannesi yardımcı olmuştu… Hiçbir şeyin eksikliğini hissettirmeden büyütmüş. Hiç güçsüz olduğunu görmemişti babasının, her daim yanında ve onun için her şeyi yapmaya hazırdı.
Yıllar geçtikçe bazı günlerde üzerine daha çok titrediğini fark ediyordu. Annesinin yokluğunu en çok hissedeceğini düşündüğü günlerde yapıyordu bunu. Durumu anladığında kahrolmuştu. Ona belli etmemek için böyle günlerde hep yanında oluyor ve ilgisini boşa çıkarmamaya çalışıyordu.
Küçükken neyse de… Zaman geçtikçe koca adamın yaptığı onca şeyi görmek ve anlamazdan gelmek içine oturuyordu. Oysa bazı fedakârlıklar teşekkür edilmedikçe eksik kalırdı. Kalktı ayağa, o da mutlu etmeliydi babasını.
…
Baba, Ali’nin uyandığını anlayınca mutfağa geçmiş çayın durumuna bakıyordu. Ali mutfağa girmeden “günaydın” sesiyle doldurmuştu mutfağı. Kısa bir göz göze geldiler. Ardından çayları koyup sofraya geçtiler.
Neyseki radyo açıktı, aksi halde hoş olmayan bir sessizlik oluşacaktı. Bu kez Ali, babasına onu anladığını anlatmak istiyordu.
Bir anne sevgisi nasıl olurdu, bilmiyordu ama babasının varlığı onun için her şey demekti. Eşini kaybetmenin acısını yok saymış ve sarılmıştı oğluna. Kendisi de bahsederdi de, en çok halasından duymuştu… Babasıyla annesinin sevgileri çok büyükmüş. Çok özlüyordu eşini, kimi zaman sessizce ondan gizli ağladığını düşünüyordu. Annesi olsaydı, babası yine bu kadar titiz davranır mıydı acaba?
Acını biliyorum baba, bana annemin yokluğunu hissettirmemeye çalışıyorsun ama sen varken her şeyim tam demek istiyordu. Aklından pek çok cümle geçti dile gelmeyen… Sonunda başını kaldırıp dosdoğru baktı babasına “Anneler günün kutlu olsun, baba…” dedi.
İkisinin de etinden et kopmuş gibiydi, bakamadılar birbirilerine. Babası adeta çıplak kalmış gibi hissetti kendini, anladı demek dercesine, gözlerindeki yanmayı bertaraf etmekte çok zorlanıyordu. Ne diyeceğini bilemedi, elleri titreyerek kuru incir reçelini uzattı oğluna. Titremeyi fark ettirmemek için reçeli hızlıca oğlunun önüne doğru bıraktı ve elini çekti. Kaşık reçelin içinde öylece kaldı bir an. Ali elini babasının eline doğru uzattı… Gözleri kızarmış babasına baktı, elini kısa bir an hafifçe sıktı. Gülümsedi, reçeli aldı, önce durdu ve iştahla yemeye başladı. İkisi de biliyordu, aralarındaki bu görünmez perde aralanmıştı artık.
Bazı hikâyeler eksikle tamamlanır… Annelerin ve anneliği üstlenenlerin günü kutlu olsun…

Yorum bırakın