O ELMAYI KİM ISIRDI?

Gök rengini fırtınaya teslim etmiş, bulutlar ağır bir kurşun gibi İngiltere’nin üzerine çökmüştü. Toprak, yaklaşan kışın nemini içine çekerken, Bletchley Park’taki şifre merkezinin koridorlarında devasa bir çark dönüyordu. İnsanlık, tarihinin en karanlık, en tahammülsüz virajlarından birini dönmekteydi. Cephelerden barut kokusu ve feryat yükselirken, bir adam odasında yalnız, zamanla yarışıyordu. 

II. Dünya Savaşı tüm yıkıcı etkisi ile devam ederken, Almanlar gizli mesajlarını Enigma denilen kripto sistemi üzerinden birbirlerine iletiyorlardı. Mesajlarını şifreli şekilde ileten ve ardından gelen mesajın şifresini çözen bu efsanevi sistem 159 milyar kere milyar olası anahtarla korunuyordu. 

İngilizler ise Enigma’nın şifrelerini kıracak bir şifre çözme makinesi arayışı içerisindelerdi. Kurulan şifre merkezinde kendini Enigma’yı çözmeye adayan kahramanımız daha sonra bilgisayar biliminin kurucularından biri sayılacak Alan Matthison Turing’ten başkası değildi. 

Enigma’nın olası kombinasyon sayısı yüzlerce trilyonu aşan bir labirenti andırıyordu. Her biri, insan aklının sınırlarını zorlayan karanlık birer dehlizdi. Almanların o efsanevi enstrümanı Enigma, gecenin karanlığında ölüm kusarken, Alan Matthison Turing elindeki fırçayla o görünmez canavarın resmini çiziyordu. Yaşar Kemal’in betimlediği o uçsuz bucaksız, toz koparan sarısıcak Çukurova düzlüklerindeki insan yalnızlığı gibiydi Turing’in masası. Tek bir farkla; onun yalnızlığı, çelikten dişlilerin ve dönen silindirlerin arasında, insanlığın kaderini taşıyan mukaddes bir ağırlıktı. Ve o çelik çarklar dönmeye başladı.

Bomba adı verilen 1932 Polonya tasarımlı cihaza atıfta bulunarak Bombe adıyla bir kod kırma cihazı geliştirmiş, 1941’de ise bu cihaz Turing Bombası olarak anılacaktı. “Bombe” adı verilen o dahi makine, zamanın düğümünü çözdü. İki saat… Sadece iki saat içinde Almanların en gizli fısıltıları, Turing’in masasında birer açık kitaba dönüştü.

Tarihçiler daha sonra, Enigma’nın çözülmesinin savaşın süresini yaklaşık iki yıl kısaltmış olabileceğini ve milyonlarca insanın hayatını kurtarmış olabileceğini söyleyecekti. Turing’in ulusal bir kahraman olarak anılması beklenirdi. Ancak yaptığı çalışmalar devlet sırrı olarak kaldığı için savaşın görünmez kahramanlarından biri olmaktan öteye gidemedi. Belki de yaşadığı son güzel zamanlardı.

Savaşın kazanılmasıyla ‘ilk modern bilgisayar’ çalışmalarına odaklansa da aklında daha başka projeler vardı. Manchester’da zihnini meşgul eden başka bir sorunun peşine düştü: Bir makine düşünebilir miydi? Ve yapay zekâ yönündeki ilk çalışmalara başladı. Şimdilerde Turing Testi olarak bildiğimiz, kaba tabirle bir cihazın zekasını ölçen çalışmanın ilk adımlarını attı. Ancak yapılan işler devlet sırrı niteliğindeydi. 

Hayat, Ursula Le Guin’in sözünü ettiği o kadim dengeye benziyordu. Gücü elinde tutanlar, o gücün kaynağındaki ışığı unuttuklarında karanlık kaçınılmaz hale geliyordu. İngiliz Özel Servisi, bir dehayı savaş meydanlarında kutsarken, onun özel hayatının mahremiyetinde bir “tehdit” aradı. Toplumsal hoşgörüsüzlük, bir parazit gibi sardı o berrak zihni. Mahkeme salonlarında kurulan o soğuk cümleler, kimyasal hadım etme kararları, bir insanın varoluşuna indirilen en ağır darbeydi.

’Elmayı zehir dolu suya yatır ki uyutan ölüm içine sızsın!’ 

Pamuk Prenses masalına ayrı bir ilgisi vardı ve masalda geçen bu cümleyi seslendirmekten çok hoşlanırdı. Belki de kader, en sevdiği masalın içine çoktan saklanmıştı.

Ve bir sabah…

Pamuk Prenses’in o karanlık masalı, 7 Haziran 1954 sabahı Manchester’daki bir yatak odasında gerçeğe dönüştü. Temizlikçisi sıradan bir güne uyanıp, Turing’in evine geldiğinde ise hiç de sıradan olmayan bir olay ile karşılaşmıştı. Bulduğu o cansız beden, başucunda duran siyanürlü ve ısırılmış bir elma… 

O elmayı kim ısırdı? 

Toplum mu? 

Sistemin tahammülsüzlüğü mü?

Yoksa kendi yarattığı makinelerin arasında sıkışıp kalan insanın yalnızlığı mı? 

Apple logosunun Turing’e gönderme olduğu yıllardır konuşulur. Buna dair doğrulanmış bir kanıt yoktur. Ancak kolektif hafıza o elmayı çoktan Turing’in masasına bırakmıştır. 

Ölümünün üzerinden tam 54 yıl geçtikten sonra gelen bir kraliyet affı, kırılan bir kalbi ya da durdurulan bir zihni geri getirebilir mi? Dünyanın tuhaf düzeni bu; kaybettikten sonra değer bilmek, gidenin arkasından itibar iade etmek… 

Herkesin takdir ettiği, ama kimsenin haykırmadığı, bir kısmının da haykıramadığı bir hikâyeydi Alan Turing’inki… Bilim adına, insanlık adına pek çok iş yapan Turing, belki de hayalinden çok daha büyük bir iz bıraktı yeryüzüne. Toplumsal hoşgörüsüzlüğün tahtını salladı ve geride ölümsüz bir itibar bıraktı.

Tam bu noktada, bugünün modern iş dünyasından, yüksek plazaların parlak camlarından geriye dönüp bakmak gerekiyor. Keskin, duru ve insanın yüzüne çarpan gerçekçi bir şekilde soralım kendimize: Biz bugün başarıyı neyle ölçüyoruz?

Operasyonel yönetim, sistem kurmak, vizyoner bir iş geliştirmek… Bugün kurumsal hayatın içinde her birimiz birer “sistem mimarı” olmaya çalışıyoruz. Süreçleri optimize ediyor, yapay zekanın gücünü arkamıza alıyor, verimlilik raporları hazırlıyoruz. Ancak Alan Turing’in hikayesi, bize iş dünyasının en nazlı, en kırılgan ve yönetilmesi en zor gerçeğini fısıldıyor: İtibar.

Başarı, sadece tıkır tıkır işleyen bir makine tasarlamak veya milyon dolarlık bütçeleri yönetmek değildir. Başarı, o sistemin içindeki “insanı” ne kadar görebildiğiniz, onun özgünlüğüne ne kadar alan açabildiğinizle ilgilidir. Bir kurumun gerçek olgunluğu, yıldız çalışanlarını nasıl ödüllendirdiğiyle değil, farklı olanları ne kadar koruyabildiğiyle anlaşılır. Turing, insanlık tarihinin en büyük operasyonel başarısına imza atıp modern bilgisayar biliminin ve yapay zekanın temellerini atarken, sistem onun insanlığını kabullenemedi.

Bugün bu yazıyı okuduğunuz ekranlar, cebinizdeki akıllı telefonlar, iş süreçlerimizi emanet ettiğimiz yapay zeka algoritmaları… Hepsi, o sabah yatağında sessizce uyuyan o adamın mirası. Kurumsal iletişimde her zaman “büyük resmi görmek”ten bahsederiz. Büyük resim, sadece kârlılık grafiklerinden ibaret değildir. Büyük resim; insanı, adaleti ve hoşgörüyü operasyonel süreçlerin tam merkezine koyabilmektir.

Milyonları kurtarıp, bilim ve teknoloji ile insanlığa benzersiz katkılar sunsa da benzer minneti karşı taraftan göremedi. Ve sonunda, kurtarmaya çalıştığı insanlık onun sonunu hazırladı. Bu yazıyı okumanızı sağlayan cihazların temelini atan, bilgisayar bilimi ve yapay zekânın kurucusu Alan Turing’e sonsuz şükranlarımızla…

Belki de bugün sormamız gereken soru, Turing’in neden öldüğü değildir.

Çünkü tarih bu sorunun cevabını çoktan verdi.

Asıl soru şudur:

Bugün kurumlarımızda, ekiplerimizde ve toplumsal hayatımızda kaç Alan Turing’i hâlâ kaybediyoruz?

Ve daha da önemlisi…

Bir sonraki elmayı kimin ısırmasına sessiz kalacağız?

Yorum bırakın