BABALAR YARIM KALIR

Bir sen eksiktin! Bir sabaha kaç aksilik sığarsa o kadar sığdırdım. Yetersiz gelmiş olacak ki, üzerine bir de seni gördüm. Önceki aksilikler haberci miydi? Yoksa tüm olanlar kademeli olarak, beni bu ana mı hazırladılar? 

Silüetinden tanıdım seni, yüzünü bile görmeden. Sokağa sinen varlığını dönemeci döner dönmez hissettim. Gözüm doğrudan varlığının bulunduğu yere çekildi. 

Arabanın kenarında durmuş, yüksek ihtimal kayda değer olmayan bir çizikle uğraşıyordun. Önce eğilip yakından bakıyordun, sonra uzaklaşıp açını değiştiriyordun. Olmadı, çizik üzerine hohlayıp kol kenarınla siliyordun. Geri çekilip tekrar farklı açılardan bakıyordun. Bu anda fark ettim, seni izlemek dahi yorucu. Bilmediğim, tanımlayamadığım bir yerlerim tükendi seni izlerken. 

Sen de yorulmuş olacaksın ki, ağzını söylenerek eğdin. Ardından ellerini cebine koyarak başını benden tarafa çevirdin. Sinirli sinirli volta atmayı planlıyordun ama beni gördün. Ve hayat planlarını bozdu, tıpkı benimkini de bozduğu gibi… Senin için de hoş bir tesadüf olmasa gerek… 

“Ee napacağız? Selam verecek mi acaba?” diye düşünürdüm önceleri. Bir süre sonra bu sorular da kalmıyor. Bir süredir, hatta uzunca bir süredir sana karşı -mış gibi yapmayı bıraktım. Hiçbir şey olmamış gibi gelip öylece havadan sudan konuşamazdım seninle. Peki ya sen? Sen ne yapacaksın? 

Düşünmene çok fırsatın kalmadı senin de. Arabanın sol tarafında kalan bahçe kapısından bir çocuk geldi. Yüzün bana dönük dona kalmış bir haldeydin. O ise arkandan gelip bacaklarına sarıldı. Diz kapaklarını henüz geçen boyu, düz sarıya çalan saçları ile oldukça güzel bir çocuktu. Ayşe… 

Heyecanından belli… Güzel bir gün geçireceksiniz. Belki de baba-kız günü… Belki parka gidecek, çeşitli oyuncaklara binecek ve sonra Ayşe’nin sevdiği abur cuburları alacaksınız. Belki bir sinemaya gidecek yahut yemek yiyeceksiniz. Belki de özlediğim duyguları içeren başkaca aktiviteler yapacaksınız. 

Hızla toparladın kendini, yokmuşum gibi kucakladın Ayşe’yi ve arabaya doğru ilerledin. 

İyi hatırlattın. Bana sadece bir şey olmamış gibi davranmıyordun.  Çoğu zaman hiç var olmamışım gibi davranıyordun. Tamamiyle benim hatamdı ne yapacağını merak etmek. Gerisin geriye döndüm. Derin nefes aldım, içime çektiğim oksijenin tazeliğiyle sızlayan yerlerimi dindirdim. 

Her defasında “Bu kez son! Kapandı.” dediğim kapanmayan yaramsın sen benim. 

Sevmiyorum bu durumu… Kaos, belirsizlik, gri alan… Bunlar beni tanımlayan kelimeler değil, senin kelimelerin. Netlik seviyorum ben. Duru bir su gibi olmasa da olduğu kadar berraklık arıyorum hayatımda veya insanlarda. Ama büyük konuşmuş olmalıyım ki bir yerlerde, seninle durumumuz bu oldu. Başta hiç kabullenemedim bu durumu. Sonra çevremdekilerin baskısıyla isyanımın rengi ve şekli değişti. Her defasında sana inanmak istedim, güzel günlere tutunmak istedim. Ama sen artık oralı değil gibiydin. 

Zamanla içimde tanımlanamayan huzursuzluk yerini somut gerçeklere bıraktı. Mesela aynı cümleleri kurup aynı anlamlarda buluşamıyorduk biz. Buna rağmen birbirimizden de vazgeçmiyorduk. Her konuda sen daha ileri noktadaydın benden. İkimiz de farkındaydık bunun. Uzun süredir tartışmayı dahi bırakmıştın bu yüzden. Sessizce geriden gelmemi bekliyordun adeta… 

Hem sana göre ben fazla duygusaldım, ancak büyük yanılıyordun. Benim dünyam tahmininden daha fazla sendi, duygusallığım ise sadece bi’ sonuçtu. O kadar fazla sendi ki, aradan geçen onca zamana rağmen bunu kendime ancak şimdi itiraf edebiliyorum.  Tam da şu an… Daha önce kabullenseydim, belki bu kadar altında kalmazdım bazı duyguların. O kadar tutmuştum ki sana karşı tüm duygularımı, ardından acını yaşamak bile tam manasıyla gerçekleşemedi. 

Her şey bundan ibaret değildi elbette. Değişiyordum. Cesaret edemediğim yahut seçeneğim olmayan konuları gündemime aldırıyordun. Elimden tutup yapmamı sağlıyordun. Pek çok hayalimiz vardı, ama biliyor musun? Son zamanlarda o hayalleri kurarken dahi olmayacağını ve gönülden dile getirmediğini biliyordum. 

Özetle artık yoktun, fiziksel olarak olmaman ayrı bir konu ama manevi olarak da gittin. O eski günler yoktu. Öyle bir gittin ki, senli zamanların gerçekliğinden şüphe ettirdin. Adeta kafama vura vura kabul ettirdin bu durumu. 

Seninle birlikte pek çok şey geride kaldı. Gelince üst üste gelirmiş ya… Tam o hesap oldu işte. Şu an seninle birlikte geride kalan çok şeye özlem duyuyorum. Zor oldu toparlanma sürecim ama yavaş yavaş geçiyor her şey. Şimdi baktığımda ne vazgeçtiklerime dönebiliyorum ne de bulunduğum coğrafyaya sığabiliyorum. Bilmediğim bir araftayım, Baba. 

Sen sadece annemi terk etmedin. Beni de terk ettin. Komşularımızı. Arkadaşlarını. Kendi aileni. Kurduğun hayatını. Bir insan bazen bir evi değil, bütün bir geçmişi terk ediyor.

Niye baba? Neden? Bu kadar cevapsız bırakıp gitmen neden? Bu kadar kaçarcasına gitmen neden? 

Aradan kaç yıl geçmiş olursa olsun, bu soruları hâlâ soruyorum. Bazen senin yerine cevaplar da veriyorum. Ancak değişiyor her defasında… Sorular kalıyor. Ve zamanla azalıyor kurduğum cümleler sen konusunda.

Ve biliyorum… Bir gün gelecek, sana dair söyleyecek tek bir kelimem bile kalmayacak. Belki büyümek biraz da budur. Cevapları bulmak değil, soruları sessizce bırakabilmek. Zaten baba dediğin yarım kalmış bir kelimedir. Ve galiba babalar… Hep yarım kalır.

***

Bu hikâye benim değil belki. Belki bir başkasının. Belki de eksik kalmış her çocuğun içinden geçen ortak birkaç cümle… Bugün Babalar Günü. Hayatımızda olan, olmayan, özlenen, kızılan, affedilen ya da hâlâ cevap beklenen tüm babalara… İyi ki vardınız. Ve iyi ki iz bıraktınız.

Yorum bırakın