IKEA’NIN EN DEĞERLİ ÜRÜNÜ MOBİLYA DEĞİL

Bir şirkete ilk kez adım attığınız günü düşünün.

Çoğu kurumda ilk gününüz bilgisayarınızı teslim almak, insan kaynakları evraklarını imzalamak, şirket kartınızı almak ve size ayrılan masaya geçmekle başlar. Daha ilk saatlerden itibaren herkes sizden işinizi öğrenmenizi bekler. Çünkü yaygın inanışa göre bir çalışanı değerli yapan şey, ne kadar hızlı üretmeye başladığıdır.

Oysa dünyanın en güçlü markalarından biri olan IKEA, meseleye çok daha farklı bir yerden bakıyor.

Şirketin işe uyum sürecini inceleyen birçok yönetim araştırması gösteriyor ki IKEA için ilk günün temel amacı çalışana işi öğretmek değil, önce şirketin neden var olduğunu anlatmaktır. Yeni çalışanlar yalnızca görev tanımlarıyla tanışmaz; markanın tarihini, kurucusu Ingvar Kamprad’ın bakış açısını, “birçok insan için daha iyi bir günlük yaşam yaratmak” fikrini ve IKEA kültürünü de öğrenirler. Çünkü kurum şunu bilir:

Bir çalışan yaptığı işi öğrenebilir.

Ama neden yaptığını öğrenmezse, hiçbir zaman gerçekten o kurumun parçası olamaz.

İşte tam da burada davranış bilimlerinin oldukça ilginç bir kavramı devreye giriyor:

IKEA Etkisi.

Davranışsal ekonominin en dikkat çekici kavramlarından biri olan IKEA Etkisi, insanların emek verdikleri şeylere, hazır elde ettikleri şeylerden daha fazla değer biçme eğilimini anlatır. Bir dolabı saatlerce monte ettikten sonra onu mağazada gördüğünüz sıradan bir dolaptan daha değerli hissetmeniz tesadüf değildir. Çünkü o dolabın içine yalnızca vidalar değil, emeğiniz de yerleşmiştir.

İnsan zihni emek verdiği şeyle arasında görünmez bir bağ kurar.

Aidiyet çoğu zaman tam da burada doğar.

İlginç olan ise bu etkinin yalnızca mobilyalar için geçerli olmamasıdır.

İnsanlar emek verdikleri projeleri daha çok sahiplenir.

Kurulmasına katkı sundukları ekipleri daha fazla korurlar.

Birlikte inşa ettikleri kurumlara daha uzun süre bağlı kalırlar.

Çünkü aidiyet, maaş bordrosunda yazan bir rakam değildir; insanın kendi emeğini bir bütünün içinde anlamlı bulmasıdır.

Belki de bu yüzden IKEA, çalışanlarına yalnızca şirketi öğretmez; şirketin hikâyesinin bir parçası olduklarını hissettirmeye çalışır.

Burada gözden kaçan önemli bir ayrıntı daha var.

Pek çok yönetici kurum kültürünü çalışanlara anlatılan birkaç sunumdan ibaret sanıyor. Oysa kültür, duvarda asılı değerler metni değildir. İnsanların hiçbir yöneticinin olmadığı anda nasıl davrandıklarıdır. Kriz çıktığında verdikleri ilk tepki, müşteriye yaklaşım biçimleri, birbirleriyle konuşurken kullandıkları dil ve küçük kararların toplamıdır.

Başka bir ifadeyle kültür, kurumun görünmeyen işletim sistemidir.

Bu nedenle güçlü kurumlar çalışanlarına yalnızca prosedür öğretmez; önce hangi ilkelere göre karar vermeleri gerektiğini öğretir.

Çünkü prosedürler her durumu kapsayamaz.

Kültür ise kapsar.

Liderlik açısından bakıldığında da tablo değişmez.

Bir liderin başarısı yalnızca aldığı kararlarla ölçülmez. Asıl başarı, lider odada yokken de doğru kararların alınmaya devam etmesidir. Eğer insanlar her adımda yöneticisini bekliyorsa, orada yetki devri vardır ama güven yoktur. Güvenin olmadığı yerde ise kurum kültürü yalnızca yazılı metinlerden ibaret kalır.

İşveren markası da tam bu noktada şekillenmeye başlar.

Bugün birçok şirket yüksek maaşlar, yan haklar ve modern ofislerle yetenekleri çekmeye çalışıyor. Bunların hiçbiri önemsiz değil. Ancak yapılan araştırmalar gösteriyor ki insanlar yalnızca iyi ücret aldıkları kurumlarda değil, anlam buldukları kurumlarda daha uzun süre kalıyorlar. Çünkü insan yalnızca çalışmak istemez; ait olmak da ister.

Belki de bu yüzden IKEA’nın başarısını yalnızca sattığı mobilyalarla açıklamak eksik kalır.

Asıl başarı, her yıl dünyanın dört bir yanında binlerce insanın aynı kültürü, aynı dili ve aynı değerleri yaşayabilmesini sağlayabilmesidir. Bir mağazaya Stockholm’de de girseniz, İstanbul’da da girseniz, Toronto’da da girseniz benzer bir deneyim yaşamanız tesadüf değildir. O deneyimi mümkün kılan şey raflar ya da kataloglar değil; aynı hikâyeye inanan insanlardır.

Çünkü güçlü kurumlar önce ürün üretmez.

Önce kültür üretir.

Kültür güveni doğurur.

Güven aidiyeti besler.

Aidiyet ise çalışanları yalnızca iş yapan insanlara değil, kurumun hikâyesini geleceğe taşıyan görünmez elçilere dönüştürür.

Belki de bu yüzden dünyanın en güçlü markaları çalışanlarına ilk gün tornavida vermek için acele etmez.

Önce neden birlikte aynı masayı kurduklarını anlatırlar.

Çünkü iyi şirketler çalışan istihdam eder.

Büyük şirketler ise önce ortak bir anlam inşa eder.

Yorum bırakın