Bazı isimler vardır; eserleri dünyaya açılır, düşünceleri zamanın sınırlarını aşar ama kendi topraklarında hak ettikleri kadar anılmazlar. Oysa bir ülkenin kültürel belleği yalnızca herkesin bildiği isimlerden oluşmaz. Biraz da yeniden keşfedilmeyi bekleyen insanların, sessizce geleceğe bıraktıkları izlerden oluşur.
İlhan Koman benim için bu isimlerden biri.
Onu anlatırken yalnızca bir heykeltıraşın hayatından söz etmek istemiyorum. Çünkü Koman’ın eserlerine biraz dikkatle baktığımızda demirin ağırlığından fazlasını, geometrinin kesinliğinden fazlasını görürüz. Maddenin nasıl hareket edebildiğini, biçimin nasıl bir düşünceye dönüşebildiğini ve bilimin hayal gücüne nasıl bir alan açabildiğini fark ederiz.
Belki de onu anlamaya başlamak için önce şu soruyu sormalıyız: Bir insan, demir gibi katı bir malzemeye nasıl olup da hareket duygusu verebilir?
Demir parçalarından evrensel bir sanat diline
İlhan Koman, 17 Haziran 1921’de Edirne’de dünyaya geldi. 1941’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin resim bölümüne girdi; bir yıl sonra heykel bölümüne geçti. Rudolf Belling’in öğrencisi olarak mezun oldu.
Sanata yönelişinin ardında, malzemeyi ve biçimi anlamaya duyduğu merak vardı. Bu merak, onu zamanla yalnızca gördüğünü şekillendiren bir sanatçı olmaktan çıkarıp biçimin sınırlarını araştıran bir heykeltıraşa dönüştürdü.
1947’de devlet bursuyla Paris’e gitti; Académie Julian ve École du Louvre’da çalışmalarını sürdürdü ve ilk kişisel sergisini burada açtı. 1950’li yıllarda İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde görev yaptı. 1958’de İsveç’e yerleşerek çalışmalarını orada sürdürdü.
Bu yolculuk, yalnızca bir sanatçının farklı ülkelere uzanan yaşam öyküsü değildi. Aynı zamanda malzemeye, mekâna ve biçime bakışını sürekli dönüştüren bir arayıştı.
Bir başkasının gözünde demir yalnızca demirdir. Bir sanatçının gözünde ise henüz ortaya çıkmamış bir biçim, çözülmeyi bekleyen bir problem, başka türlü kurulabilecek bir dünya olabilir.
Sanatın başlangıcı biraz da burada değil midir? Herkesin aynı şeye baktığı bir yerde, başka bir ihtimali görebilmekte…
Bilimle sanatın buluştuğu yerde
İlhan Koman’ı özgün kılan özelliklerden biri, heykeli yalnızca biçim verme işi olarak görmemesiydi. Geometri, matematik ve fizik onun sanatında birbirinden ayrı alanlar değil, estetik düşüncenin araçlarıydı. Bu yaklaşımı nedeniyle sık sık “Türk Da Vinci’si” olarak anıldı.
Ancak onu bu benzetmeyle sınırlamak, kendi başına kurduğu sanat evrenini biraz eksik bırakabilir.
Çünkü Koman yalnızca bilimi sanata eklemiyordu; bilimsel düşüncenin imkânlarını kullanarak heykelin ne olabileceğine ilişkin soruları da yeniden açıyordu. Bir yüzey nasıl kıvrılır? Bir biçim, ağırlığına rağmen nasıl hafif görünür? Tekrar eden geometrik parçalar nasıl bir bütünün parçasına dönüşür? Katı bir malzeme, gözümüzde nasıl akışkanlık kazanır?
Bunlar yalnızca teknik sorular değildir. Aynı zamanda algımıza, alışkanlıklarımıza ve dünyayı anlama biçimimize yöneltilmiş sorulardır.
Koman’ın Akdeniz Heykeli de bu bakımdan dikkat çekici bir eserdir. Metal parçalarla boşlukların birlikte oluşturduğu yapı, insan kollarını andıran bir açıklıkla kucaklama ve hareket duygusu uyandırır. Eser, onun figürü soyutlayarak evrensel bir anlatı kurabilme gücünün en bilinen örneklerinden biridir.
Bana kalırsa bu tür eserlerin asıl etkisi, yalnızca nasıl yapıldıklarını düşündürmelerinde değil, bizde neyi harekete geçirdiklerinde saklıdır. Bir heykelin karşısında dururuz; demir yerinden kıpırdamaz ama bizim bakışımız değişir.
Belki de sanatın sessiz gücü tam burada ortaya çıkar: Dünyayı değiştirmeden önce, ona baktığımız yeri değiştirir.
Bir heykeltıraşın atölyesi, bir teknenin içinde
Koman’ın yaşamındaki ilginç ayrıntılardan biri de İsveç’te Hulda adlı bir teknede yaşaması ve bu tekneyi atölyesi olarak kullanmasıdır. 1965’te satın aldığı tekneyi yaşam ve üretim alanına dönüştürdü; 1986’daki ölümüne kadar burada yaşadı ve çalıştı.
Bir sanatçının çalışma alanını karada sabitlenmiş bir atölye yerine bir tekneye taşıması, insanı ister istemez düşündürüyor. Su sürekli hareket hâlindedir; rüzgârın yönü, ışığın açısı, kıyının çizgisi değişir. Tekne ise hem bir barınak hem de dünyayla ilişki kurmanın başka bir biçimidir.
Koman’ın bu yaşam tercihine kendi başına bir anlam yükleyip onu romantik bir efsaneye dönüştürmek istemem. Yine de bu ayrıntı, onun üretimini düşünürken zihnimde güzel bir imge bırakıyor: Biçimleri sabitlemeye çalışan bir sanatçı, hayatını hareket eden bir mekânda sürdürüyor.
Belki de yaratıcılık, yalnızca bir şey inşa etmek değil; insanın düşüncesini yeniden kurabileceği alanı da yaratmasıdır.
Sanat, bilinmeyene doğru bir serüven
İlhan Koman’ın sanat anlayışında özgünlük önemli bir yer tutuyordu. Sanatın taklitten uzak, kendine özgü ve gerçek bir ifade olması gerektiğine ilişkin düşünceleri, onun üretim anlayışını yansıtır.
Koman’a atfedilen şu sözler de sanatın onun için ne ifade ettiğini anlatıyor:
“Aslında sanat, bence insanın bilinmeyene doğru çıktığı bir serüvendir. Sanatçı, devamlı kendisini yenileyebilmelidir…”
Bu sözlerin yer aldığı daha uzun bir söyleşi aktarımı sanat üzerine yayımlanmış metinlerde bulunuyor, ancak alıntının ilk elden kaynağını kesin olarak belirleyemediğim için burada yalnızca kısa bölümünü kullanıyorum.
Bu cümlede beni etkileyen şey, sanatın tamamlanmış bir cevaptan çok devam eden bir arayış olarak görülmesi.
Çünkü bilinmeyene yönelmek, insanın her şeyi önceden bilmesini gerektirmez. Tam tersine, bildiklerinin sınırını kabul etmesini ve o sınırın ötesinde yeni ihtimaller aramasını gerektirir. Sanatçı için olduğu kadar bilim insanı, zanaatkâr ya da hayatını bir fikrin peşinde geçiren herkes için de geçerli bir tutumdur bu.
Belki de kalıcı eserler, yalnızca ustalıkla yapılmış oldukları için değil, yapıldıkları dönemin ötesine geçen bir soruyu içlerinde taşıdıkları için yaşarlar. İlhan Koman’ın heykelleri de bakana tek bir cevap sunmak yerine, bakmayı sürdürmesi için bir neden verir.
İlhan Koman neden daha çok tanınmalı?
Bir sanatçının değerini yalnızca tanınırlıkla ölçemeyiz. Fakat tanınmak, eserlerin daha çok insana ulaşması; yeni kuşakların onları görmesi, anlaması ve kendi düşünceleriyle yeniden yorumlaması için önemlidir.
İlhan Koman’ın hikâyesi bu yüzden yalnızca sanat tarihine ait değildir. Aynı zamanda kültürel belleğimizle kurduğumuz ilişkinin de bir parçasıdır. Bir ismi hatırlamak, onun adını bir yerde anmaktan ibaret kalmamalı; eserlerine bakmak, düşüncelerini merak etmek ve açtığı yolu başkalarına da göstermekle tamamlanmalı.
Bazen bir değeri görünür kılmak için büyük bir şey yapmak gerekmez. Bir eserin önünde biraz daha uzun durmak, adını bilmediğimiz bir sanatçıyı araştırmak, onun hikâyesini bir başkasına anlatmak yeterli bir başlangıç olabilir.
Çünkü bazı isimler unutuldukları için değersizleşmezler. Yalnızca onları yeniden hatırlayacak gözleri beklerler.
İlhan Koman’ı anlatırken amacım onu yalnızca büyük bir sanatçı olarak ilan etmek değil. Biraz daha yakından bakmamızı sağlamak; demirin içinde hareketi, matematiğin içinde estetiği, bir eserin içinde bitmeyen arayışı görmeye davet etmek.
Ve belki de adını daha önce duymamış birinin, bu yazıdan sonra bir heykelin karşısına geçip onu merak etmesini sağlamak.
Bazen bir ismi yeniden duyurmak, kültürel hafızaya bırakılan küçük ama kıymetli bir izdir. Ben de bu yazıyı, böyle bir izin peşinden giderek kaleme aldım.

Bir Cevap Yazın