ÉDITH PIAF: KALDIRIM SERÇESİNİN HÜZÜNLÜ HİKAYESİ

Paris sokaklarından dünyanın en büyük sahnelerine uzanan, yoksullukla, kayıplarla, aşkla ve müzikle örülmüş bir hayat…

19 Aralık 1915’te Paris’te bir kız çocuğu dünyaya geldi. Adı Édith Giovanna Gassion’du. Annesi Annetta Giovanna Maillard, sokaklarda ve kafelerde şarkı söyleyen bir kadındı. Babası Louis Alphonse Gassion ise sokak gösterileri yapan bir akrobat ve cambazdı. Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde dünyaya gelen bu çocuğun hayatı, daha ilk yıllarından itibaren yoksulluk ve terk edilmişlikle şekillenecekti.

Édith adını, Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından casusluk suçlamasıyla idam edilen İngiliz hemşire Edith Cavell’den almıştı. Cavell, Édith’in doğumundan yaklaşık iki ay önce, 12 Ekim 1915’te kurşuna dizilmişti.

Annesi, küçük Édith’in bakımını üstlenmekte zorlanınca onu önce kendi annesine bıraktı. Babası ise savaşta görevliydi. Bir süre anneannesinin yanında yaşayan Édith, daha sonra babaannesinin yanına, Normandiya’daki Bernay kasabasına gönderildi. Babaannesi burada bir genelev işletiyordu. Küçük kızın çocukluğu, hayatın en sert ve en karmaşık gerçeklerinden birinin ortasında geçmeye başladı.

Henüz çocuk yaşta geçirdiği ağır bir göz rahatsızlığı nedeniyle görme yetisini kaybetti. Yaklaşık üç yıl boyunca kör yaşadığı anlatılan Édith’in gözlerinin, Lisieux’lü Azize Thérèse’e edilen duaların ardından yeniden açıldığına inanılır. Bu olayın mucizevi bir iyileşme olduğu, Piaf’ın hayat hikâyesinde yıllar boyunca anlatılan öykülerden biridir. Görme yetisine kavuştuğunda ilk gördüğü şeyin bir piyano klavyesi olduğu da bu anlatının en dokunaklı ayrıntılarından biridir.

Yaklaşık yedi-sekiz yaşlarında babasının yanına dönen Édith, onun sokak gösterilerine eşlik etmeye başladı. Babasının gösterilerinin ardından şarkı söyleyerek para topluyor, zamanla kendi sesinin farkına varıyordu. Çocukluğunun büyük bölümünü sokaklarda ve gezgin gösterilerinin peşinde geçirdi. Ergenlik yıllarında babasından ayrılarak kendi başına şarkı söylemeye başladı. Bir süre sonra Simone Berteaut, namıdiğer Momone, onun en yakın yol arkadaşı oldu. İkili Paris sokaklarında şarkı söyleyerek hayatlarını kazanmaya çalışıyordu.

Henüz on yedi yaşındayken Louis Dupont ile ilişkisinden bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Adını Marcelle koydu. Ancak sokaklarda yaşam mücadelesi veren genç bir annenin hayatı, küçük bir çocuğa bakmanın sorumluluğunu taşımak için oldukça zordu. Marcelle bir süre babasının yanında kaldı. 1935 yılında, henüz iki yaşındayken menenjite yakalanarak hayatını kaybetti. Édith’in yaşamındaki en büyük kayıplardan biri olan bu olay, onun kişisel tarihinde derin bir yara olarak kaldı.

Édith’in hayatı, sokaklarda şarkı söylediği günlerden birinde değişti. 1935 yılında, Champs-Élysées’deki Gerny’s adlı kabarenin sahibi Louis Leplée, genç kadının sesini duydu ve onu sahneye çıkardı. Küçük yapısı nedeniyle ona Fransızcada “küçük serçe” anlamına gelen La Môme Piaf adını verdi. Böylece sokaklarda şarkı söyleyen Édith Gassion, zamanla bütün dünyanın tanıyacağı Édith Piaf’a dönüşmeye başladı.

Leplée’nin 1936 yılında evinde öldürülmesi, Piaf’ın yükselişini bir süre sekteye uğrattı. Cinayet soruşturması kapsamında kendisi de sorgulandı. Hakkında oluşan olumsuz kamuoyu ve yaşadığı sarsıntı nedeniyle bir süre Paris dışında çalışmak zorunda kaldı. Ancak müzikten kopmadı. Aynı yıl ilk plağı Les Mômes de la cloche yayımlandı. Ardından söz yazarı Raymond Asso ve besteci Marguerite Monnot ile çalışmaya başladı. Asso, Piaf’ın yalnızca kariyerinde değil, sanatçı kimliğinin şekillenmesinde de önemli bir rol oynadı.

Raymond Asso ile kurduğu ilişki, profesyonel olduğu kadar kişisel bir yakınlığı da içeriyordu. Asso, Piaf’ın repertuvarını ve sahne kimliğini geliştirmesine yardımcı oldu. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla askere çağrılması, birlikte yürüttükleri çalışmayı sona erdirdi. Buna rağmen Piaf, artık kendi kariyerinin yönünü belirleyebilecek bir sanatçı hâline gelmişti.

Yalnızca kendi kariyerini inşa etmekle kalmadı; ilerleyen yıllarda Fransız müziğinin önemli isimleri arasında yer alacak genç yeteneklere de destek verdi. Yves Montand ve Charles Aznavour gibi isimlerin kariyerlerinde etkili oldu. Şarkıcılığının yanı sıra tiyatroda ve sinemada da yer aldı. Jean Cocteau’nun Le Bel Indifférent adlı oyununda sahneye çıktı; çeşitli filmlerde rol aldı. Savaş yıllarında da çalışmalarını sürdürdü. Savaş sonrasında ise sesi Fransa sınırlarını aşarak uluslararası bir üne kavuştu.

1948 yılında New York’ta tanıştığı Marcel Cerdan, hayatının en büyük aşkı olacaktı. Dönemin önemli Fransız boksörlerinden Cerdan, orta sıklet dünya şampiyonuydu. Ancak bu aşkın önünde önemli bir gerçek vardı: Cerdan evliydi ve üç çocuğu bulunuyordu. Buna rağmen ikili arasındaki ilişki büyük bir tutkuyla devam etti.

1949 yılında Cerdan, Édith’i görmek için Paris’ten New York’a gitmek üzere bir uçağa bindi. 27 Ekim gecesi, Air France’a ait uçak Azor Adaları yakınlarında bir dağa çarparak düştü. Kazada uçaktaki herkes hayatını kaybetti. Cerdan’ın ölümü Piaf’ı derinden sarstı. O akşam sahneye çıkmak zorunda kaldı; ancak kaybının ardından onun anısına yazdığı L’Hymne à l’amour, sanatçının en unutulmaz eserlerinden biri hâline geldi.

Hayatının sonraki yılları, büyük sahne başarılarıyla ciddi sağlık sorunlarının iç içe geçtiği bir döneme dönüştü. İlk evliliğini 1952 yılında şarkıcı Jacques Pills ile yaptı. Bu evlilik 1955’te boşanmayla sona erdi. 1962 yılında ise kendisinden yirmi yaş küçük Yunan şarkıcı Théo Sarapo ile evlendi. Sarapo, hayatının son döneminde yanında olan ve birlikte sahneye çıktığı son eşi oldu.

Yıllar boyunca yaşadığı trafik kazaları, alkol ve madde bağımlılığıyla mücadelesi, karaciğer rahatsızlıkları ve tekrarlayan sağlık sorunları bedenini giderek yıprattı. Buna rağmen sahneden uzak kalmak istemedi. 1960 yılında seslendirdiği Non, je ne regrette rien ile yeniden büyük bir çıkış yakaladı. Şarkının adı bile onun yaşam öyküsüyle özdeşleşti: “Hiçbir şeyden pişman değilim.”

Édith Piaf, 10 Ekim 1963’te, Fransa’nın güneyindeki Plascassier’de, henüz 47 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölümüne karaciğer hastalıkları ve yıllar içinde ağırlaşan sağlık sorunları neden oldu. Paris’teki Père Lachaise Mezarlığı’na, hayatının en büyük kayıplarından biri olan kızı Marcelle’in yanına defnedildi.

Kısa sayılabilecek ömrüne yoksulluğu, çocuk yaşta yaşadığı zorlukları, anneliği, kayıpları, aşkları, bağımlılıkları ve dünya çapında bir sanat kariyerini sığdırdı. Onun sesinde yalnızca kendi hayatının değil, sevincini ve kederini şarkılarda bulan sıradan insanların da hikâyesi vardı.

Fransa’nın Kaldırım Serçesi olarak tanıdığı Édith Piaf, aramızdan ayrılalı altmış yılı aşkın zaman geçmesine rağmen hâlâ dinleniyor, yorumlanıyor ve hatırlanıyor. Belki de onu ölümsüz kılan şey yalnızca sesinin gücü değil; insanın en kırılgan, en tutkulu ve en gerçek hâllerine dokunabilmesiydi.

Çünkü bazı sesler yalnızca şarkı söylemez. Bir hayatı anlatır.

Bir Cevap Yazın