Tarih bazen insanı çok tuhaf bir ikilemin tam ortasına bırakıyor. Bir tarafta milyonlarca insanın hayatını kolaylaştıran keşifler… Diğer tarafta aynı keşiflerin milyonlarca insanın ölümüne hizmet eden yüzü.
İnsanlık ilerledikçe teknoloji gelişiyor. Teknoloji geliştikçe güç büyüyor. Güç büyüdükçe ise aynı soru yeniden karşımıza çıkıyor:
Bir buluş, onu icat eden kişinin vicdanından bağımsız yaşayabilir mi?
Belki de bu yüzden tarih, bazı insanları tek bir kimlikle hatırlamıyor. Hem kahraman… Hem suçlu… Hem kurtarıcı… Hem yıkımın mimarı… Bugün anlatacağım hikâye tam da bu gri bölgede başlıyor.
Çok az insan dinamiti kimin icat ettiğini bilir. Oysa yaklaşık yüz altmış yıldır dünyanın dört bir yanında dağları delen, tüneller açan, madenleri mümkün kılan, aynı zamanda savaş meydanlarında binlerce insanın ölümüne neden olan patlayıcının arkasında aynı isim vardır.
İsveçli kimyager ve mühendis Alfred Nobel. 1867 yılında nitrogliserini daha güvenli hâle getirerek dinamitin patentini aldı. Aslında amacı savaş çıkarmak değildi. Daha kontrollü bir patlayıcı üretmekti. Çünkü o yıllarda kullanılan nitrogliserin, laboratuvarlarda dahi ölümcül kazalara yol açıyordu. Nobel’in kendi küçük kardeşi Emil de 1864 yılında meydana gelen büyük bir patlamada hayatını kaybetmişti. Belki de dinamit biraz da bu acının sonucuydu. İnsanoğlu çoğu zaman en büyük keşiflerini korkularından üretir.
Kısa süre içerisinde dinamit dünyanın dört bir yanına yayıldı. Demiryolları inşa edildi, dağlar delindi, köprüler kuruldu, madenler genişledi. Fakat aynı teknoloji savaş sanayisinin de vazgeçilmez parçası hâline geldi.
İnsanlık yine aynı şeyi yapmıştı. Bir buluşu aynı anda hem yaşamı kolaylaştırmak hem de yaşamı yok etmek için kullanıyordu. Nobel ise bu dönüşümü sessizce izliyordu. Serveti büyüyor, fabrikaları çoğalıyordu. Fakat itibarı aynı hızla büyümüyor gibiydi.
1888 yılında sıra dışı bir olay yaşandı. Alfred Nobel ölmedi. Ölen, kardeşi Ludvig Nobel’di. Fakat bir Fransız gazetesi yanlışlıkla Alfred Nobel’in öldüğünü düşündü ve ertesi gün şu manşeti attı:
“Le marchand de la mort est mort.”
“Ölüm taciri öldü.”
Bugün birçok tarihçi, Nobel’in hayatındaki en önemli kırılma noktalarından birinin bu olay olduğunu düşünür. İnsan bazen kendi ölüm ilanını okuyunca nasıl hatırlanacağını ilk kez gerçekten görür.
Belki de Alfred Nobel de ilk kez o gün şunu fark etti:
İnsanlar servetini değil… Ardında bıraktığın anlamı hatırlıyor.
1895 yılında vasiyetini yazdı. Servetinin yaklaşık %94’ünü insanlığa fayda sağlayacak bilimsel ve kültürel çalışmaları ödüllendirecek bir vakfa bıraktı. Bugün fizikten kimyaya, edebiyattan barış çalışmalarına kadar dünyanın en prestijli ödülleri hâlâ bu vasiyet sayesinde veriliyor.
İlginç olan şu ki… Bugün “Nobel” denildiğinde insanların aklına ilk gelen şey dinamit değil. Nobel Ödülü. Tarih bazen hafızasını da yeniden inşa ediyor.
Tam bu noktada durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor. İtibar gerçekten inşa edilebilir mi? Yoksa yalnızca yeniden yorumlanabilir mi?
Bugün kurumsal iletişimde, kriz yönetiminde ve liderlikte sıkça konuştuğumuz kavramlardan biri “itibar yönetimi”. Ancak Alfred Nobel’in hikâyesi bize önemli bir ayrımı gösteriyor. İtibar yönetimi, geçmişi silmek değildir. Geçmiş zaten silinmez, en fazla yeni bir bağlam kazanır.
Nobel Ödülleri, dinamitin tarihini değiştirmedi. Onun insanlık üzerindeki etkisini de ortadan kaldırmadı. Fakat Alfred Nobel’in ardında bırakacağı mirası yeniden tanımladı. İnsanların zihnindeki son cümleyi değiştirdi.
En güçlü iletişim çalışma yöntemlerinden biri de tam olarak budur. İnsanlara gerçeği unutturmak değil… Gerçeğin yanına yeni bir anlam ekleyebilmek.
Bugün kurumların ve liderlerin kendilerine sorması gereken soru şu değildir:
“İnsanlar bizim hakkımızda ne düşünüyor?”
Asıl soru şudur:
Biz bugün hangi mirası inşa ediyoruz?
Çünkü itibar, yapılan hataların hiç olmaması değildir. İtibar, o hatalarla yüzleşme cesaretinin ve ardından bırakılan mirasın toplamıdır.

Yorum bırakın