CANAVARI KİM YARATTI?

İnsanlık, mağara duvarlarına ilk resimleri çizmeye başladığı günden beri yalnızca avlanmayı, savaşmayı ya da hayatta kalmayı öğrenmedi. Aynı zamanda hikâyeler anlatmayı da öğrendi. Çünkü insan, çoğu zaman gerçeği olduğu gibi hatırlamaz; onu anlamlandırdığı biçimiyle hatırlar. Bu yüzden tarih dediğimiz şey, yalnızca yaşanan olayların toplamı değildir; aynı zamanda hangi hikâyelerin anlatılmaya devam ettiğinin de tarihidir.

Belki de bu yüzden binlerce yıl önce anlatılmış bazı karakterler hâlâ bizimle yaşamaya devam ediyor. Odysseus’u zekâsıyla, Prometheus’u ateşiyle, İkarus’u hırsıyla hatırlıyoruz. Medusa’yı ise yılan saçları ve taş kesen bakışlarıyla… Bunun nedeni yalnızca mitoloji değildir. Bunun nedeni, yüzyıllardır bize anlatılan hikâyedir.

Bugün Medusa’nın adını duyan neredeyse herkesin zihninde aynı görüntü beliriyor: korkunç bir yaratık, yüzüne bakanın taşa dönüştüğü bir canavar. Oysa mitolojinin katmanları biraz aralandığında, bu hikâyenin tek bir anlatıdan ibaret olmadığı görülüyor. Antik Yunan’ın erken dönem metinlerinde Medusa doğuştan korkutucu bir varlık olarak karşımıza çıkarken, yüzyıllar sonra Romalı şair Ovidius’un kaleminde bambaşka bir kimliğe bürünüyor. Bu kez karşımızda, Athena’nın tapınağında Poseidon’un saldırısına uğradıktan sonra cezalandırılan genç bir kadın var.

Bugün hangi anlatının tarihsel olarak “doğru” olduğunu kesin biçimde söylemek mümkün değil. Ancak bütün bu farklı anlatılar arasında değişmeyen tek bir gerçek var: Medusa hiçbir zaman kendi hikâyesini anlatamadı. Onun sesi günümüze ulaşmadı, bize ulaşan yalnızca başkalarının onun hakkında anlattıklarıydı. Onu hep başkalarının kalemi tanımladı.

Ve belki de tam bu noktada mitoloji sona eriyor. İnsan doğası ise hiç değişmeden devam ediyor. Aradan binlerce yıl geçti. Tanrılar değişti. İmparatorluklar yıkıldı. Teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişti. Ama insanın hikâyelerle kurduğu ilişki neredeyse hiç değişmedi.

Bugün kurumsal hayat da aynı görünmez kuralla ilerliyor. Bir markanın itibarı yalnızca ürettiği ürünlerle oluşmuyor, insanların o marka hakkında hangi hikâyeyi anlattığıyla da şekilleniyor. Bir lideri güçlü yapan yalnızca aldığı kararlar değil, o kararların ekip içinde nasıl anlam bulduğu oluyor. Çünkü insanlar çoğu zaman olayları değil, olayların kendilerinde bıraktığı anlamı hatırlıyor. 

İletişim dünyasında sıkça söylenen bir ifade vardır: “Algı gerçeğin önüne geçebilir.” Ben buna küçük bir ekleme yapmak gerektiğini düşünüyorum. Algı, gerçeğin önüne kendi başına geçmez; ona anlatılan hikâye yol açar. İnsan zihni verilerden çok anlatıları hatırlar. Raporları unuturuz, ama iyi kurgulanmış bir hikâyeyi yıllarca zihnimizde taşırız. Çünkü hikâyeler yalnızca bilgi vermez, anlam üretir, itibarı şekillendirir.

Ve itibar, bir kurumun bilançosunda görünen bir kalem değildir. Sessizce dolaşan görünmez bir anlatıdır. Hiç tanımadığı birine sizi anlatan müşteridir. Toplantıdan çıktıktan sonra hakkınızda konuşan çalışandır. Bir iş görüşmesinden sonra şirketinizi tarif eden adaydır. Kısacası itibar, siz odada yokken sizin adınıza konuşmaya devam eden hikâyedir.

Belki de bu yüzden itibar yönetimi, yalnızca kriz çıktığında yapılan bir savunma refleksi değildir. İtibar, kurumun kendi hikâyesini yıllar boyunca tutarlı, şeffaf ve güvenilir biçimde anlatabilme becerisidir. Eğer siz kendi anlatınızı inşa etmezseniz, o boşluğu mutlaka başkaları doldurur. Ve o noktadan sonra tartışılan şey çoğu zaman gerçekler değil, anlatılar olur.

İlginç olan şu ki, binlerce yıl önce anlatılan Medusa hikâyesi de tam olarak bunu hatırlatıyor. Bir anlatı, bazen gerçeğin önüne geçebiliyor; tekrar edildikçe güç kazanıyor, kuşaktan kuşağa aktarılıyor ve sonunda sorgulanmayan bir kabule dönüşüyor. İnsan zihni çoğu zaman olayları değil, olaylara yüklediği anlamı hatırlıyor.

İşte bu yüzden itibar yönetimi yalnızca iyi görünme sanatı değildir. Tam aksine, gerçeğin görünür kalmasını sağlayabilme sorumluluğudur. Çünkü güven, etkileyici sloganlarla değil; zaman içinde birbirini doğrulayan davranışlarla inşa edilir. Anlatılan hikâye ile yaşanan gerçek arasındaki mesafe açıldığında ise en güçlü markalar bile o boşluğun içinde kaybolabilir.

Belki de Medusa’nın hikâyesi bize bir canavarın nasıl yaratıldığını değil, bir anlatının nasıl ölümsüzleştiğini gösteriyor.

Bugün kendimize sormamız gereken soru Medusa’nın gerçekten canavar olup olmadığı değildir.

Çünkü tarih bize şunu öğretiyor: 

  • İnsanlar bazen gerçeği unuturlar. Ama iyi anlatılmış bir hikâyeyi yüzyıllar boyunca hatırlarlar. 

Bu yüzden itibar:

  • Yalnızca nasıl hatırlanmak istediğinizle ilgili değildir. 
  • İnsanlar sizden söz ederken, geriye hangi hikâyenin kalacağıyla ilgilidir. 
  • Siz orada olmadığınızda sizin hakkınızda anlattıkları hikâyedir. Sizin hikâyeniz ne?

Yorum bırakın