İHTİYAÇTAN MI, İTİBARDAN MI? TÜKETİM KÜLTÜRÜ VE KURUMSAL OLGUNLUK

İhtİyaçtan mı, İtİbardan mı?

Teknoloji, insanın ihtiyaçlarını karşılamak için yola çıkıyor; sonra bir bakıyoruz, ihtiyaçlarımızın sınırlarını da kendisi çizmeye başlamış.

Daha dün aldığımız telefon bugün eskiyor. Ekranı hâlâ aydınlık, kamerası hâlâ çalışıyor, aradığımız insanın sesini hâlâ aynı açıklıkla duyuruyor. Fakat yeni bir model piyasaya çıkıyor. Birkaç küçük özellik, biraz daha parlak bir ekran, biraz daha hızlı bir işlemci… Birden elimizdeki telefonun ömrü değil, itibarı tükenmiş gibi hissediyoruz.

Üstelik bu hikâyenin sonu yok. Bir ürünün yenisi çıkıyor, ardından daha yenisi. İhtiyaçlarımızın bir sonu var belki ama arzunun sonunu henüz kimse bulabilmiş değil.

Burada yalnızca markaları suçlamak kolay olurdu. Oysa bu düzen, yalnızca üretenlerin değil, satın alanların da katıldığı bir alışveriş. Bazen bir ürünü gerçekten ihtiyacımız olduğu için alıyoruz; bazen de o ürünün bize kazandıracağını düşündüğümüz görünmez bir şey için.

Kabul görmek için.

Bir gruba ait hissetmek için.

Biraz daha başarılı, biraz daha güçlü, biraz daha dikkate değer görünmek için.

Hiç kendimize sorduk mu? Karşımızdaki insanı değerlendirirken onun ne yaptığına mı, yoksa hangi telefonu kullandığına, nasıl giyindiğine, hangi arabaya bindiğine ve hangi kapıdan içeri girdiğine mi baktık?

Hepimiz için aynı cevabı vermek mümkün değil. Fakat bir ürünün işleviyle temsil ettiği anlamın birbirinden ayrıldığı anlar var. O anlarda satın aldığımız şey, yalnızca ürünün kendisi olmaktan çıkıyor.

İş dünyasında da benzer bir ayrım karşımıza çıkıyor.

Bir şirketin gerçekten ne kadar yetkin olduğu ile ne kadar yetkin göründüğü her zaman aynı şey değil. Büyük bir ofis, gösterişli bir sunum, kalabalık bir ekip ve tanınmış markalarla yan yana durmak, ilk karşılaşmada güven uyandırabilir. Özellikle tarafların birbirini henüz tanımadığı, kararların sınırlı bilgiyle verildiği durumlarda görünürlük ve itibar, değerlendirme sürecinin bir parçası hâline gelir.

Bunu bütünüyle anlamsız sayamayız. Bir şirketin geçmişi, referansları, finansal dayanıklılığı ve profesyonel görünümü, iş yapma kapasitesi hakkında ipuçları verebilir. Sorun, bu ipuçlarını kapasitenin kendisiyle karıştırdığımızda başlar.

Çünkü büyük görünmekle büyük iş yapabilmek aynı şey değildir.

Bir tedarikçinin etkileyici sunumu, zamanında teslimatın garantisi değildir. Bir iş ortağının güçlü referansları, her koşulda doğru iletişim kuracağı anlamına gelmez. Bir şirketin teknolojik araçlara yaptığı yatırım da tek başına verimli süreçler oluşturmaz.

Asıl soru şudur: Görünen değer, gerçek değeri ne ölçüde yansıtıyor?

Kurumsal satın alma ve iş geliştirme süreçlerinde bu ayrım özellikle önemlidir. Bir çözüm seçerken yalnızca fiyatı ya da markanın bilinirliğini değil, ihtiyacın doğru tanımlanıp tanımlanmadığını, toplam maliyeti, uygulama kapasitesini, mevcut süreçlerle uyumu ve uzun vadede yaratacağı faydayı da değerlendirmek gerekir.

Aksi hâlde ihtiyacı çözmek için çıktığımız yolda, kendimize yeni ihtiyaçlar satın alabiliriz.

Üstelik bu yalnızca satın alma kararıyla sınırlı değil. İş birliklerinde de benzer bir yanılgıya düşüyoruz. Bazen en çok konuşulan şirketin en doğru ortak olduğunu, en pahalı çözümün en kaliteli hizmeti sunacağını, en gösterişli teklifin en iyi sonucu getireceğini düşünüyoruz.

Oysa iyi bir iş ilişkisi, ilk izlenimden sonra başlar.

Söz verilen işin yapılmasıyla, sorun çıktığında sorumluluk alınmasıyla, beklentilerin doğru yönetilmesiyle ve tarafların birbirini gerçekten anlamasıyla…

Bunların bir kısmı ilk sunumda görünmez. Bir kısmı ancak zaman içinde anlaşılır. Bazılarıysa ancak işler yolunda gitmediğinde kendini gösterir.

Belki de bu yüzden, iş dünyasında itibarın gerçek sınavı yalnızca nasıl göründüğümüz değil, nasıl davrandığımızdır.

Dünyanın bütün pazarları büyüyebilir, ürünler her gün yenilenebilir, markalar daha parlak hikâyeler anlatabilir. Fakat insanın temel sorusu değişmiyor: Buna gerçekten ihtiyacım var mı?

Şirketler için de aynı soruyu sormanın zamanı.

Bir şeyi neden seçiyoruz: İhtiyacımız olduğu için mi, yoksa seçtiğimizde kim olacağımızı düşündüğümüz için mi?

Belki ikisi de.

Yeter ki aralarındaki farkı unutmayalım.

Bir Cevap Yazın